Yazar arşivleri: skrkdc

>BON APPÉTİT, Julia Child

>

Mutfağa girip pasta ve yemek denemelerime yeniden başlamak için sabahı beklemem gerek zira saat şu anda 00.48. Gerçi benim için fark etmez ama ev halkını isyan ettirmemem gerek, o yüzden geceyi, sessiz sedasız çilekli pasta hayalleri kurarak ve izlediğim filmden bahsederek geçirip, yemek yapma iştahımı sabaha bırakmak en iyisi.
Julie and Julia” iki gerçek hayatın hikâyesi. Meryl Streep (Julia Child) ve Amy Adams (Julie Powell) başrollerde, yönetmen Nora Ephron.

Amerikalıların yemek zevkine yeni bir anlayış getiren Julia Child, 1950’ lerde kadınlar için zor olan şeyi, kariyer sahibi olmayı başarıyor, Julie Powell’ sa onu izleyerek hem mecazi hem de gerçek anlamda kendi hayatını yazıyor. Film, 2003 yılında yolları bir anlamda kesişen bu iki kadının hikâyesini paralel bir kurguyla anlatıyor.

Julia Child, kocasının elçilikteki görevi nedeniyle 1949’ da Fransa’ya gidiyor. Daha önce çalıştığı memuriyete dönmek istemediğinden, şapka yapımı, briç dersleri gibi başarısız birkaç hobi bulma girişiminden sonra gerçekten sevdiği tek işle yani aşçılıkla uğraşmaya, Fransız yemeklerini öğrenmeye karar veriyor.

Julie Powell ise 11 Eylül saldırısından sonra mağdurlara yardım etmek için kurulan büroda çalışırken, arkadaşının yazdığı makalede kayıp neslin örneklerinden biri olarak lanse edildikten sonra en sevdiği iki işi, yazarlığı ve aşçılığı bir araya getirerek blog yazmaya karar veriyor, tabiki hayran olduğu Julia Child’ın, Amerikalı’lar için hazırladığı Fransız yemek tariflerinden oluşan kitabını izleyerek. Amacı 365 günde 542 yemek tarifini denemek ve Julia’nın iddia ettiği gibi Amerikalı sıradan ev kadınlarının da bu yemekleri yapabileceğini kanıtlamak.  

Aynı zevki paylaştığım kadın karakterlerin, yemek yapmak gibi basit görünen bir işe tutkuyla sarılarak kendi yollarını çizdiği filmde, özellikle ilgimi çeken Julie’nin arkadaşlarıyla yemeğe daha doğrusu salataya çıktığı, sahne oldu. Hala öyle midir bilmiyorum ama bir zamanlar ülkemizde de öğle yemeklerinde salata “atıştırırken” dedikodu yapmak plaza çalışanları arasında pek modaydı. Hatırladıkça hala ürperdiğim sahneye filmde rastladığımda yediklerimizle, kişiliğimiz arasındaki ilişkinin tahmin ettiğimden de yakın olabileceğini düşündüm. Mutlu, sakin, olumlu, Julia Child gibi hayattan zevk alan biri olabilmek sanırım yemek tercihimizle yakından ilgili ve muhtemelen şekeri, yağı, tuzu, unu kesmeden, onun gibi uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin yolu da tatsız tuzsuz insanlarla yenen, tatsız tuzsuz salatalardan değil, lezzetli yemeklerden, zevk aldığın işi yapmaktan ve sevdiğin insanlarla birlikte olmaktan geçiyor.

Modernizme ve kapitalist yaşam biçimimize yemek üzerinden getirdiği eleştiri, “Julie ve Julia” nın artılarından sadece biri. Filmin başarılı oyuncularını, konusunu ve kurgusunu da çok sevdim. Tüm bunlar birleşince, yemek yapmanın iyileştirici gücünü, sıkıntılı zamanlarda zor tarifleri denemenin ya da yeni keşiflere girişmenin faydasını test edip onaylamış biri olarak filmle derin bağlar kurmam çok kolay oldu. Bende, insanlık denen kavramdan gittikçe uzaklaştığımı farkedip bir türlü sevemediğim işimden ayrıldığımdan beri ne istediğimi bulmaya çalışarak hayli vakit geçirdim ve hala geçiriyorum. Bunların arasında en tazesi blog yazmak olsa da yıllardır hayatımda hiç değişmeyen üç uğraş oldu: fotograf çekmek, okumak ve yemek yapmak. Belki gün gelir bende ikisini, üçünü birleştirmeyi beceririm kim bilir?

Not: Julie Powell’ın yazmaya devam ettiği bloguna
http://juliepowell.blogspot.com/

Julia Child’ın yemek tariflerine
ise http://www.pbs.org/juliachild/  adreslerinden ulaşılabiliyor.


>“Seni Affetmemin Sebebi Kusursuz Olmayışın"

>

Öncelikle şunu söyleyeyim öyle her filmde ağlayan sulugöz biri değilimdir, en azından gözlerimden fışkırmaya hazırlanan suları tam vaktinde durdurma konusunda başarılı olduğuma inanırım. Ama bu kez hiç beklemediğim bir anda, ben ne olduğunu, niye olduğunu bile anlamadan şapır şapır akmaya başladılar. İzlediğim filmin adı “Mary ve Max”, Avustralya yapımı bir animasyon, yönetmeni ve senaristi Adam Elliot.

 Yıl 1976, Mary henüz sekiz yaşında. Biraz garip tipler olan anne-babasıyla Avustralya’da küçük bir kasabada yaşıyor. Çamur rengi gözleri ve alnında kaka renginde bir doğum lekesi var. En sevdiği çay Earl Grey, bir gün Earl Grey adında biriyle evlenip İskoçya’da, bir şatoda yaşamayı hayal ediyor.

Max ise kırk dört yaşında, New York’ da yaşıyor. “İsimsiz Obezler” toplantılarına katılıyor ama en sevdiği yiyecek çikolata olduğundan zayıflaması konusunda pek ümit yok gibi görünüyor.

Mary’nin telefon rehberinden seçtiği bir isme mektup yazarak Amerika’da bebeklerin nereden geldiğini sormaya karar vermesiyle başlayan mektup arkadaşlıkları çok uzun yıllar boyunca devam ediyor. Farklı kıtalarda yaşayan, aralarında epeyce yaş farkı bulunan Mary ve Max’in birçok ortak yanları olduğunu görüyoruz. Mesela, nedenleri farklı olsa da her ikiside çizgi film karakterleri olan Noblet’leri izlemeyi çok seviyor ve her ikiside çok yalnız.

Mary’nin masumca sorularla dolu mektupları Max’in hayatını biraz zorlaştırıyor, sekiz yaşındaki kızın sorduğu sorulara elinden geldiğince cevap vermeye çalışan Max, aldığı her mektuptan sonra kriz geçiriyor. Özellikle de aşkın ne olduğunu anlatması istendiğinde. Aşk gibi mantıksal açıklaması oldukça zor bir kavramla karşılaştığında, konu hakkında hiçbir tecrübesi olmayan Max uzun süre kendine gelemiyor.

Dünyayı fena halde karışık ve düzensiz bulan Max’in zihni mantıksal dizgelerle çalışıyor, insanları anlaşılmaz buluyor, yasakların neden sürekli çiğnendiğini anlayamıyor, düzenli hayatının akışını bozan olaylar karşısında panik atak geçiyor, duygularını ifade etmekte zorlanıyor, empati kuramıyor.

Kısacası, Max’de asperger sendromu var. Kendisini “rahatsız, hasarlı ve tedaviye muhtaç” görmese de “normal” insanların arasında yaşamak onun için hiç de kolay değil. Diğer tarafta ise Mary büyümenin zorluklarını aşmaya çalışırken, bilinmeyene doğru yaptığı yürüyüşte ailesinden çok Max’den destek görüyor.

 “Mary ve Max”  izlemeye değer, çok hoş, duygusal ve aynı zamanda eğlenceli, ironilerle dolu, gerçek bir dostluk ve yaşam hikâyesi.


>“Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Beni İlgilendiren Hayat….”

>

Efsanevi fotografçı Henri Cartier-Bresson’ın sarf ettiği bu sözleri günümüz pro-amatör fotografçılarından kaçının benimseyip arkasında duracağını düşünüyordum. Her gün istesek de istemesek de gözümüzün önünden geçen, zorunlu tanıklık ettiğimiz gürüntüleri akla getirince, Bresson’un cümlesinin üzerinden yüzyıllar geçmese de bizim hem fotografa hem de hayata bakışımızın o günden bugüne çok hızlı bir dönüşüm geçirdiğini fark etmemek, nereye gidiyoruz diye düşünmemek mümkün değil sanki. Dijital makinelerle birlikte, yaşlı teyzenin yüzündeki kırışıklıkların netliğinde ya da pencereden sarkan çocuğun teknik destekle dramatize edilmiş kocaman gözlerinde arıyoruz artık yakalanan anın birkaç milyon pikselin içine hapsedilmiş büyüsünü, anlamını ya da her ne diye adlandırıyorsak onu. Kapıdan çıkarken makineyi boynumuza asıp beyoğlu, eminönü, dere, tepe düz gidip sonra bilgisayarın başında yüz, iki yüz belki de binlerce görüntü arasından seçtiklerimizi photoshop’la yeniden yaratırken, bazen göz alıcı kırmızılar, içinde boğulmak isteyeceğimiz maviler bazen de nostaljik siyah-beyaz an’lar organize ederken hep ıskaladığımız, unuttuğumuz bir şey var gibi …


Adını koyamadığım bu hissin tüm suçunu teknolojiye yüklemenin haksızlık olduğunu bilsem de Jan Troell’in “Everlasting Moments” (Ölümsüz Anlar) filmini izledikten sonra fotograf çekiyor olmanın ve fotografın ne manaya geldiğini yeniden tartmaya başladım kendi kendime.


Maria Larsson’un hikâyesi, sade diyaloglarla vurgulanan karmaşık kişilikler ve doğal ışıkla çekilen estetik sahnelerle birleşince ortaya defalarca izlenesi bir film çıkmış. 1900’ lerde İsveç’de yaşayan Finlandiya asıllı, Maria Larsson’ ın yani İsveç’in ilk kadın fotografçısının yaşamını anlatıyor. Ortam biraz karışık. Ülkede yeni yeni zemin bulan sosyalist düşüncelerin etkisiyle başlayan grevler, ardından birinci dünya savaşı, yoksulluk ve açlıkla geçen yıllar. Yedi çocuk, alkol ve şiddet meraklısı bir koca, boşanmasını engelleyen gelenekler. Piyangodan kazanılmış fotograf makinesinin yıllar sonra ortaya çıkışıyla yeniden biçimlenen hayat; sınıf ve cinsiyet sınırlamalarını sanatla aşan ve güçlenen bir kadın. Maria, cam negatife yansıttığı gündelik hayatı, ölümsüzleştirme çabasıyla zaman zaman anne olduğunu unutacak kadar güçlü bir ilişki kuruyor fotografla.

Onu, bizden farklı kılan sadece fotograf makinesiyle olan yeni tanışıklığı ya da  fotografa bakarken gördüğü olağanüstü imgeler miydi? Sanmıyorum. Filmde bizim bugünkü hissiyatımızla fotograf çekmiyordu Maria. Onun fotografa yüklediği anlam bizim uzun zaman önce kaybettiğimiz, Bresson’un “Beni İlgilendiren Hayat….” diyerek gösterdiği şeydi.


Bana gelince, sadece bir yıl boyunca fotograf makinemdeki tek kareye mahkum kalmanın düşüncesi bile kabus gibi geliyor ama o bir yılın her günü yüzlerce kare çekip binlercesini silsem ne kaybederim sorusuna koca bir Hiç ! diye rahatlıkla cevap verebiliyorum. Neden??? Yine cevap veriyorum: Çünkü ANLAMSIZLAR


O zaman ikinci soruya geliyorum. Bir sürü Gb’ lık hafıza kartını makinede kalmış tek kare filme neden tercih ediyorum? Çünkü kaçırmaktan korkuyorum. Neyi? HAYATI


Son soru; Peşinde o kadar koştuğum/koştuğumuz, eğer bir gün karşıma/karşımıza çıkarsa ve ben/biz onu yakalayamazsam/yakalayamazsak diye korktuğumdan/korktuğumuzdan çantalara doldurduğum/doldurduğumuz yedek ekipmanlarla gezdiğim/gezdiğimiz halde neden bir türlü göremiyorum/göremiyoruz??

Acaba ne aradığımı mı /aradığımızı mı bilmiyorum/bilmiyoruz? Yoksa dışarda bu boşluğu dolduracak bir şey mi kalmadı?


>Her Şey Aydınlandı Jonathan Safran Foer

>

Yığınla tecrübeden sonra kitap seçimi benim için gizemli bir olaya dönüştü öyle ki artık benim kitapları değil kitapların beni seçtiğini düşünmeye başladım. Demek ki aslında okumam gereken buymuş deyip kaderime razı, belirli bir romanı almak için girdiğim kitabevinden hiç alakası olmayan bir başkasıyla çıktığımdan, listemi azaltma konusunda bir arpa boyu yol alamıyorum.

Geçenlerde annemin istediği kitabı alıp sağıma soluma bakmadan kitabevinden başarıyla çıktığım için laneti yendiğimi düşünüp kendi kendimi kutlayarak eve döndüğümde gururla uzattığım poşet açılıp içinden çıkan kitabın yarısının Fransızca olduğu anlaşılınca farkettim ki sipariş bile olsa kendi isteği dışında bir kitabı eve getirmem imkânsız.

Utana sıkıla değiştirmek için geri götürdüm. Amacım her ne kadar yeni kitabı anneme beğendirmek de olsa artık laneti kabullenmiş, üç saat uğraşsam bile seçimin bana değil onlara yani kitaplara ait olduğunu anlamış biri olarak, kasadaki arkadaşı da yormamak için fiyatı aynı olan ve kapağını beğendiğim bir romanı çok düşünmeden alıverdim.

Uzun zamandan sonra, henüz hayatta olan bir yazarın kitabı çantamdaydı ve dayanamayıp eve dönene kadar üç bölümünü bitirdiğimden ilk okuma hakkını da kendi kendime verdim. Kediyi merak öldürürmüş, ben de romanı bitirdikten sonra bir süre kendime gelemedim. Hikâyesi, kurgusu, karakterleri ve aktarımında çevirmenin büyük katkısı olduğunu düşündüğüm dili, ayrı ayrı takdir edilesi bir roman Her Şey Aydınlandı.

Elinde eski bir fotoğrafla Ukrayna’ya gelen Amerikalı Jonathan Safran Foer ve aynı yaştaki çevirmeni Alex’in anlatımlarıyla ilerliyor roman. Fotoğraftaki kadını bulmak için Jonathan, Alex, Alex’in kendisini kör ilan eden dedesi ve onun deli köpeğinden oluşan ekibin bir zamanlar Yahudilerin yaşadığı Trahimbrod’a gitmek için yola çıkışlarını Alex’den; bu köyün 1791′de yaşanan bir kaza ile başlayan hikâyesini de Jonathan’ın yazdığı bölümlerden öğreniyoruz.

Roman için belki, hayal gücünü zorlayacak kadar masalsı ve acımasızca gerçekçi; hüzünlü ve eğlenceli diyerek ya da okurken sık sık Salinger’in Holden Caulfield’ ını ve niye bilmiyorum Tom Robbins’in Sıska Bacaklar romanını (ben çok severim) hatırladığımı söyleyerek kendi kendimin başına sardığım anlatma işinden sıyrılabilirim çünkü normalde birbiriyle çelişmesi gereken hisleri aynı anda yaşattığından mıdır yoksa okuyucuyu yani beni gerçekle kurgu arasında sürüklerken aynı gerçeğin ve aynı kurgunun kendi içlerinde yine gerçek ve kurgu arasında gidip gelmesinden midir bilmiyorum benim için anlatması oldukça zor.

Hissettiğim işte bir nevi böyle bir şey ama tam böyle de değil aslında.

Her neyse özetle okudum ve çok sevdim demekle yetinmek içinden çıkamadığım durum için en mantıklı çözüm olacak sanırım.

Bu arada Amerika’da ve dünyanın büyük kısmında 2002’de basılan ama ülkemize sekiz yıl sonra giriş yapan “Her Şey Aydınlandı” 1977 doğumlu yazarın ilk romanı olma özelliğine sahip. Filmi de yapılmış geçtiğimiz bu yıllar içinde. Benim anlatamadığımı yönetmen nasıl anlatmış diyerek hemen filmi de izledim. Aynı keyfi vermediği gibi romandaki karakterlerleri kullanan filmin bambaşka bir sonla bittiğini keşfetmek hayal kırıklığı yarattı.

Kitapları:

Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer, Siren Yayınları
Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, Jonathan Safran Foer, Siren Yayınları
Future Dictionary of America,  Jonathan Safran Foer,
Unabridged Pocketbook of Lightning 70s, Jonathan Safran Foer,
Convergence of Birds, Jonathan Safran Foer,
Eating Animals, Jonathan Safran Foer

>Gelecek ne kadar yakın?

>

Sıra sıra dizilmiş kahvelerden falcının biri çıkıp her şeyi söyleyiverse hoşuma gider miydi? Ne kadarını öğrenmek isterdim acaba? Olacakları önceden bilsem de, kayda değer bir şey yoksa boşuna beklemesem kendi işime baksam derken bile kendi işimle kastettiğimin ne olduğunu dahi bilmediğimi farkediyorum. İşin aslı falcı ne söylese boş. Bunalımda mıyım?? Hayırrrr! Beni böyle oturduğum yere çivileyen kısacık bir cümle “ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir” kim söylemiş ne zaman söylemiş bilmiyorum, cümle gerçekten böyle miydi onu da hatırlamıyorum ama benim için bu kadarı bile yeterince korkutucu. Durum böyleyken, şartlar, şurtlar vs. malesef bu yüzyılda, bi dakka ben bi düşüneyim, azıcık nefes alayım demek de zor olduğundan şimdilerde bende iyi şeyler olacağı hayalimi saklı tutarak, işi biraz hızlandırmak ve bilimsel hale sokmak için falcılardan fütüristlere geçiş yapmış bulunuyorum.

Türkiye’de Tüm Fütüristler Derneği “2005 yılında, sosyal yaşamın ve iş yaşamının gelecekte nasıl şekilleneceğine dair uzgörülerde bulunmak üzere multidisipliner çalışmalar yapmak” amacıyla kurulmuş. Bizim için yeni ama dünya için eski bir kavram fütürizm. 1909 yılında İtalya’da yayımlanan ilk manifestoyla fütüristlerin “Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık,feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız” ve “Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz” sözleriyle faşizmden yana tavır koyduklarını yazıyor Vikipedi’de. İyi şeyler dile, iyi şeyler olsun demiş atalarımız. Belki bu amaçla bizim fütüristlerimizde 2009 yılında ilk Türk fütürist manifestosunu yayımlarken çok daha olumlu uzgörülerde bulunmuşlar.

Derneğin internet sitesinde gezinirken, dünya, insanlık gibi derin konulara dalmadan önce kişisel sorunlarımı çözmek maksadıyla bireyin geleceğini nasıl planması gerektiğini açıklayan ibret verici makaleyi okumaya başladım.
“Ne yapmak istiyorsanız, onu yapın, yapabilirsiniz! Ne olmak istiyorsanız, o olun, olabilirsiniz!, İsteklerinize ulaşmak için, isteyin, inanın, hayal edin, tasarlayın, planlayın ve mutlaka eyleme geçin!’’ demiş “Tüm Fütüristler Derneği” başkanı Ufuk Tarhan ve biraz Secret -vari bu cümlelerin nasıl uygulanabileceğini de gerçek hayattan bir örnek vererek açıklamış.

Hayatı planlanan kişi 24 yaşında kadın. 15 yaşında ailesiyle İstanbul’a gelmiş, istediği bir bölüm olmasa da üniversite bitirmiş, mezun olduktan sonra okuduğu bölümle ilgili bir işte yönetici asistanı olarak çalışmaya başlamış. Uzatmayayım, sonunda hayatını akışına bırakmak istemediğine karar vermiş ve “35 Yaşında Nasıl Bir Hayatım Olsun?” sorusuyla “başlamış geleceği düşünmeye”.

“Hayalindeki Bayan M-GEN, 35 yaşında evli, ilk çocuğu okula başlamış, ikincisi henüz 1 yaşında bir bebek. Bir şirkette yöneticilik yapan ve kendisinden 4-5 yaş büyük bir eşi ve huzurlu, mutlu bir aile yaşantısı var. Annesi çocuklarının bakımına yardım ettiği için, onlara yakın bir yerde yaşıyorlar. Küçük, spor bir arabaları var. Üyesi oldukları sivil toplum örgütünde tanıştıkları güzel bir arkadaş grupları var. Kendi evlerinde oturuyorlar; kira öder gibi evin kredi borcunu ödüyorlar. Büyük kızları, özel okula gidiyor. Ayda ortalama evlerine 7 bin-7 bin 500 dolar para giriyor. Performans primleri ve ikramiyelerle, yılda ortalama 100 bin dolar kazanıyorlar.”

Kıskanmadım değil tabiki kıskandım! Ne istediğini yirmi dört yaşında keşfetmiş birini şu korkak halimle tabiki kıskanırım. Ben otuz beş yaşında hala istesem mi, acaba ne istesem, ya istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemiyorsam diye kafa patlatırken yirmi dört yaşındaki birinin bu kadar bilinçli gelecek planları yapıyor olmasını ben kıskanmayayım da kim kıskansın? Ama yine de aklımdan bir iki kötümser düşünce geçmiyor değil. Acaba Bayan M-GEN elli yaşına geldiğinde hiç keşke diyecek mi?? Mesela masa tenisi milli takımına girip dünyayı gezmediği, çok çalışarak aldığı bursla yeniden üniversiteye başlayıp mimarlık okumadığı ya da kendini resim sanatına adamadığı için. Vazgeçtim!! Bence ben bu soruları sırf kıskançlığımdan ve asıl soruyu yani otuz beş yaşında ne istediğini bilmeyen, mevcut ülke şartlarında iş bulmasını imkansız hale getiren bir bölümden mezun, yaşam koçlarının kabusu olabilecek biri için de umut var mıdır diye sormaya cesaret edemediğimden, yine aynı “ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir” cümlesine gelip takıldığımdan yazdım. Karamsarlığı bir tarafa bırakıp iyi yanından bakarsak, geçmişi benden pek de parlak olmayan bilmem kaç milyar yaşındaki dünyanın geleceğini şu anki bilgilerimizi doğru kullanarak şekillendirme gücüne sahiplerken, otuz beş yıl fütüristler için nedir ki? (hem geçen hem de tahmini kalan manasında)

Sonuçta yapacağım şey tıpkı Bayan M-GEN gibi “…hayatın altı temel belirleyicisi -faaliyetler, sosyal yaşam, finans,sağlık, barınılan yer ve mobilite- açısından uyumlu ve akışkan bir senaryo kurgulamak, plan yapmak, inanmak ve eyleme” geçmek. Böylece bir yıl sonunda bende tıpkı onun gibi hayallerimin en azından bir kısmına ulaşabilirim. Bayan M-GEN mimar olmak yerine mimarlık bürosunda çalışıp, masa tenisi takımı kurmaya uğraşırken, gençten bir mimarla flörte başlayarak hedeflerine oldukça yaklaşmış görünüyor herşey bu kadar basit! Niye  daha önce benim aklıma gelmedi ki! Neyse ben de züğürt tesellisi geç olsunda güç olmasınla avunup bir yerlerden başlamaya karar verdim tabiki “ne istiyorum” sorusunu yanıtladıktan sonra.

Hep ben hep ben…Bencillik dizboyu farkındayım o yüzden şimdi gerçek dünyaya dönüp, Türkiye Fütüristler derneğinin 2009 manifestosu ile belirlediği ve gerçekleşmesi için gösterilecek herhangi bir çabanın Amerika ile aramızı birazcık açacağını tahmin ettiğim ya da fütürist jargonla söylemek gerekirse uzgördüğüm “olumlu Gelecek Tasarımı’nın temel ilkeleri” konusuna bir bakalım.

Fütüristler yayımladıkları manifestoda “Geleceğin nasıl olacağını değil, sahip olduğumuz bilgiyi doğru kullandığımızda kurabileceğimiz yenidünya uygarlığının nasıl olabileceğini uzgörebilir, onu şekillendirebiliriz” varsayımından yola çıkarak” iyi bir gelecek için yapılması gerekenleri sıralamışlar.

İşte bazıları:

“Açlık, fakirlik, savaş gibi büyük insanlık sorunlarının engellenebilir ve kabul edilemez olduğuna inanan bir kültürü inşa etmeliyiz. Bu konuda taviz vermek, geleceğe kalacak mirasımızda, bu sorunların aynen tekrarlanması demektir.”

“Dünya zengin kaynaklara sahiptir. Bu kaynakların belli sayıda ülke ve/veya toplum tarafından kontrol edilmesini engellemeli, çalışmak-üretmek için yeni teşvik mekanizmaları ve sistemleri hayata geçirmeliyiz.”

“Dünyayı ve kaynaklarını tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul eden anlayış ve uygulamalar geliştirmeliyiz.”

 “Doğal kaynakları temel alarak sosyal adaleti en insani ve en etkili biçimde sağlamalıyız.”

“Tüm mal ve hizmetler herkes için kolay ulaşılabilir hale getirmeliyiz.”

Ancak tek dünya devleti altında birleşilirse -ki bu da savaş, açlık, sefalet vs. yol açarak dünya nüfusunun azalmasına ve uzgörülen cennete girebilecek birkaç milyon insan kalmasına sebep olacağından faydası tartışılır- mümkün olacağını düşündüğüm ilkeleri, malesef şu andaki gidişata bakarak ancak sıradan bir falcının söylediklerini ciddiye alacağım kadar ciddiye alıp umut edebiliyorum. Işınlanma, kendi kendini tedavi eden kanser hücreleri, ütü yapan robotlar ya da Supermen daha akla yakın ve fütüristlerin iddia ettiği gibi bilimsel temele sahip görünüyor. 1909 yılındaki ilk manifesto amacına ulaşmış umarım 2009 yılındaki de ulaşır temennisinde bulunmaktan başka bir şey gelmiyor insanın elinden. Yine de bir katkım olsun diye uzgörüde bulunmam gerekirse; her şey böyle gittiği takdirde gelecek beş yıl içinde insanların şaşırma ve tepki verme güdülerinin yok olacağını, başımıza gelenleri ve gelecekleri umursamamayı öğreneceğimizi ya da öğrenmek zorunda kalacağımızı, bununda her köşe başında dükkân açarak, bireyler için statükocu, dünya için “olumlu” senaryo üretimi işiyle uğraşan fütüristlerin kepenk kapatmalarına neden olacağını söyleyebilirim.

Yirmi birinci yüzyıl fütüristlerinin öngörülerini gerçekleştirmek için eylem planları var mıdır ya da olması gerekir mi, bugünün fütüristleri yüzyıl sonra filozof olarak mı anılacaklar diye düşünürken aklıma doksanlı yaşlarında bile inandıklarını savunmak için sürülmekten, hapse girmekten yorulmamış bir isim ve onun uzgörüleri geldi.

Bertrand Russell’ın Tübitak yayınlarından çıkmış Sorgulayan Denemeler’ inden birkaç uzgörü ve özlü sözle bu yazıyı bitirmek, filozofla, fütürist arasındaki uzgörü farkını anlamak, geleceğin öyle pek de sandığımız kadar uzakta olmadığını görmek açısından da iyi olacak sanırım;
(Not: Resimleri  Zeitgeist belgeselinden aldım.)

- Şunu hemen belirtmek isterim ki, söyleyeceklerim olmasını arzu ettiğim şeylerle değil, olmasını tahmin ettiğim şeylerle ilgilidir ve bu ikisi çok farklı şeylerdir. Dünya, geçmişte hiçbir zaman benim arzu edebileceğim şekilde gelişmedi; gelecekte bunun farklı olması için de bir neden görmüyorum.

- Savaşlar hammadde ile çok yakından ilintili gibidir. Petrol, demir ve kömürün savaş öncesi anlaşmazlıklardaki olumsuz rolleri iyi bilinir. Hammaddelerin adilane bölüşüleceğini düşünmüyorum; sadece, mutlak güce sahip bir otorite tarafından bölüştürüleceğini söylüyorum.

-Ekonomik yapının temelinde tekelleşme olacaktır. Örneğin, dünyanın bütün petrol kaynakları tek elden kontrol edilecektir. O zaman, uçakların ve petrolle çalışan savaş gemilerinin, merkezi otoriteye ters düşen devletlere hiçbir yararı olmayacaktır -ani bir saldırıyla bir petrol yatağı ele geçirmek dışında. Aynı durum, o kadar belirgin olmasa da, başka alanlarda da söz konusudur.

-Devlet tarafından eğitilen emekçilere, eskiden Osmanlı’daki yeniçerilere uygulanana benzer şekilde, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir.

-Doğum kontrolüne ilke olarak karşı çıkanlar ya aritmetik bilmiyorlar, ya da savaş, salgın hastalık ve açlığın insan yaşamının kalıcı bir özelliği olmasından yanadırlar.

-Cinsel aşk daha az ilginç, daha az romantik olacak; belki de bütün aşk şiirleri saçma bulunacaktır. İnsan doğasındaki sanat, bilim, politika gibi duygusal ögeler başka çıkış yolları arayacaktır.

-Sanatın önemini yitirmesi, korkarım kaçınılmazdır ve atalarımızdan daha dikkatli ve faydacıl olan yaşama biçimimizle bağıntılıdır.

-Eğitim, bir azınlık dışında daha çok “dinamik” denilen, yani insanlara duyu ve düşünceden çok, `yapmayı’ öğretici türden olacaktır. İnsanlar her işi büyük bir beceriyle yapacaklar, ancak bu işlerin yapmaya değer olup olmadığını rasyonel bir biçimde değerlendirmekten aciz olacaklardır.

-Politikacıların anladığı şekliyle demokrasi bir yönetme biçimidir; yani insanlara, kendi istediklerini yaptıkları sanısıyla liderlerin istediklerini yaptırma yöntemidir.

-Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

-Ödüller eşitsizlik için çok ustaca gerekçeler bulanlara, cezalar ise ona çare arayanlara verilir.

-İnsanlar “gerçeği” kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir “büyük ideal”in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

-Düzenli bir toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına olması pek enderdir. Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret ve haset onu körleştirmiştir.

-Ahlaki öfke çağdaş dünyanın en zararlı kuvvetlerinden biridir. Daha da kötüsü, bu gücün propagandayı elinde tutanlarca kötü amaçlar için saptırılabilmesidir. Birbirimizin özel yaşamına saygı duymayı ve ahlak ölçütlerimizi başkalarına zorlamamayı öğrenmek zorundayız.

-Dünyanın bildiğim her yerinde aynı şey geçerlidir. Bunlara bakarak, iyi bir insanı oluşturan nitelikleri basite indirgeyebiliriz: İyi insan, düşünceleri ve eylemleri iktidar sahiplerine hoş gelen kişidir.

-Enerjik insanlar hükümeti ele geçirip kendilerinden farklı düşünenleri cezalandırarak “gerçek” üretebilirler.

-Demokrasilerde politikacının gücü, sokaktaki adama doğru gibi görünen fikirlere sahip çıkmasına bağlıdır. Politikacılardan, uzmanlarca isabetli bulunan fikirlerin iyi fikirler olduğunu savunma yüce gönüllülüğünü beklemek boşunadır. Çünkü bunu yaparlarsa meydanı başkalarına kaptırırlar.

-Parti politikacılarının ağırlıkla vurguladıkları önlemler şu iki koşulu yerine getirmek zorundadır: (1) Ulusun bir kesiminin yararına hizmet ediyor görünmelidirler; (2) Bunun için verilen kanıtlar olabildiğince basit olmalıdır.

-Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir.

-Rasyonalizmin önündeki başlıca engellerden biri de kolayca kandırılabilir olmak ve bu anlamdaki bir saflıktır; bu da yaygın kandırma yöntemlerinin öğretilmesiyle büyük ölçüde giderilebilir. Günümüzde bu türden saflık eskiye göre çok daha önemli bir illet haline gelmiştir ve büyük bir sakıncadır. Çünkü eğitimin yaygınlaşmasıyla haber yaymak da çok daha kolaylaşmış; demokrasi sayesinde yanlış haberler çıkarılması iktidardakiler için daha büyük bir önem taşır olmuştur. Gazete tirajlarındaki artışın nedeni de budur.

-Kurnaz bir adam, benimsenme olanağı gördüğü herhangi bir konuda, o konu lehinde yeterince rasyonel olan kanıtlar bulabilir.

-Psikanalizcilerin, bastırdıkları bazı gerçekleri su yüzüne çıkararak hastalarını çoğu kez iyileştirdiklerini hepimiz biliriz. Toplum da bazı bakımlardan bu hastalara benzer; ancak tedaviye izin vermek yerine, bazı tatsız gerçeklere dikkat çeken doktoru hapse atar.

-Eğer düşünce, inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

-Bir toplumdaki çoğunluğun bir fikri benimsememesi, onlara, o fikri benimseyenlere müdahale hakkını vermez.

-Bazı fikirleri benimsemek veya onlara karşı olmak; ya da bazı konularda birşeye inandığımızı veya inanmadığımızı dile getirmek ceza yaptırımlarına yol açıyorsa düşünce “özgür” değildir.

-Sıradan kişilerin kendi başlarına düşünmeleri istenmez; çünkü düşünen insanları yönetmek güçtür; yönetimde sorunlar çıkarırlar.

-Çağdaş dünyada yasal cezalar düşünce özgürlüğüne engel olan şeylerin en önemsizidir. İki büyük engel ekonomik cezalar ve kanıtların çarpıtılmasıdır. Eğer bir fikrin açıklanması insanın geçimini kazanmasını olanaksız kılıyorsa düşüncenin özgür olmadığı açıktır.

-Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeterki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

-Eğer gerçek düşünce özgürlüğü var olacaksa, değişik görüşler arasında fırsat eşitliğinin olması da zorunludur; fikirler arası fırsat eşitliği de ancak bu amaca yönelik titiz yasalarla elde edilebilir Bu yasaların çıkmasını beklemek için ise akla uygun hiçbir neden yoktur. Çare, öncelikle böyle yasalarda değil, daha iyi bir eğitim ve daha kuşkucu bir kamuoyunda aranmalıdır.

-Aydın bir kamuoyu da ancak onun var olmasını isteyenlerin çabalarıyla oluşturulabilir.

-İnsanlar sadece başkalarının mutsuzluğu pahasına elde edilebilecek şeylere sahip olmayı istemekten vazgeçtiğinde, toplumsal özgürlük önündeki engeller de yok olacaktır.

- İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.


>“Agnes Grey”, Anne Brontë

>

“…Onun söylediklerini bir bir tekrarlamayışım sözlerinin okuyucuyu beni etkilediği kadar etkilemeyeceğini düşündüğümden; yoksa unuttuğumdan değil. Hayır, o sözleri pek iyi hatırlıyorum; çünkü o gün akşama kadar, daha sonraki günlerde de kim bilir kaç defa bunları düşündüm durdum! Çoğu kere sesini en ince tonlarına kadar hatırlıyor, koyu renk gözlerinin her pırıltısını, sevimli, belirsiz gülümsemesini hiç unutamıyordum. Korkarım ki, böyle bir itiraf size pek tuhaf gelecek, ama zararı yok: Ben gene de yazdım. Bunları okuyanlar yazarını tanımayacaklar ki.” (Agnes Grey)
Yıllarca ihmal ettiğim kadın yazarların romanlarını okumaya başlamam sadece bir iki yıllık bir süreç olmasına rağmen onlarla birlikte bambaşka bir dünyaya girdiğimi söylersem sanırım abartmış olmam. Özellikle de benim gibi biraz mecburiyetten biraz da alışkanlıktan ihmal etmişseniz kadınlara ait her romanı yeni bir keşif duygusuyla okumaya başlıyorsunuz. İşte Agnes Grey’de bu romanlardan. Yazarı Anne Brontë, ünlü Brontë kardeşlerin en küçüğü.
Anne Brontë, ilk romanı Agnes Grey’i 1847’de Acton Bell takma adıyla yirmi yedi yaşında yayımlamış. Jane Eyre’den önce yazıldığı halde yayıncının mali sorunları yüzünden ondan iki ay sonra basılabilmiş Agnes Grey ve böylece Anne Brontë, sıradan bir kadın kahramanı anlatıcı olarak kullanan ilk yazar olma ünvanını kardeşi Charlotte’a kaptırmış. Yazıldığı dönemde iyi satış rakamlarına ulaşsa da Emily’nin Uğultulu Tepeleri ve Charlotte’un Jane Eyre’i kadar ses getirmemiş. İçlerinde ablasının da bulunduğu birkaç eleştirmen tarafından Jane Austen’e benzetilerek sıradan ve tutkusuz olmakla suçlanmış. Bu konuda kesinlikle Charlotte’a katılmadığımı söylemem gerek. Jane Eyre ve Uğultulu Tepelerde kullanılan romantik ve gotik unsurlara yer vermediği için romanı tutkusuz olarak adlandırmak büyük haksızlık olur çünkü bambaşka bir şey var Agnes Grey’de. O, ne Jane gibi kurnaz ne de Cathy gibi ne yardan vazgeçerim ne serden diyenlerden, romanda da ne gaipten gelen sesler ne de hayaletler var. Diğer Brontë romanlarından çok daha sade, içten ve gerçekçi olması bir yana Jane Eyre ve Uğultulu Tepeler’i okurken aklıma sıkça gelen …ee tutku tamamda onun kaynağı olması gereken aşk nerde? sorusunun cevabını veriyor Agnes Grey. Tabii ki romanda sadece aşk yok. Anne Brontë, kahramanı Agnes’la mürebbiye olarak yaşadığı zorlukları anlatırken, Viktorya döneminde, soylu kadınların hayatlarını, onlardan neler beklendiğini, vermek zorunda oldukları evlilik kararını ne şartlar altında ve hangi yönde aldıklarını da, çizdiği Rosalie karakteriyle göstermiş. Yazarın, büyük oranda kendi hayatından esinlenerek, içinde yaşadığı toplum için duyduğu kaygılarını ve eleştirilerini ön plana çıkarttığı bir roman Agnes Grey.

Anne Brontë’nin ikinci romanı The Tenant of Wildfell Hall’ı henüz okumadım. Zamanının ötesinde bir anlayış ve teknikle yazıldığı söylenen, yayımlandığı dönemde büyük sarsıntı yaratan roman, sanırım uzun zaman önce Şatodaki Kadın adıyla çevrilmiş ama malesef yeni baskısını bulamadım. Agnes Grey’in çevirmeni Azize Bergin The Tenant of Wildfell Hall’ a da el atsaymış, onun çevirisiyle okumak da ayrı bir zevk olurmuş. Söylenecek belki yüzlerce şey kaldı ama…

“Artık yeteri kadar konuştum sanırım” (Agnes Grey)


Anne Brontë
17 Ocak 1820’ de doğmuş Anne Brontë, altı kardeşin en küçüğüymüş. Annesini bir yaşında, yatılı okula gönderilen iki ablasını ise dört yaşında kaybetmiş. Bir vaizin kızı olan Anne, hayatının çoğunu Yorkshire Haworth’da ailesinin yaşadığı papaz evinde geçirmiş. Eğitimiyle teyzesi ve babası ilgilenmiş. Müzik, resim, piyano, tarih, coğrafya derslerinin yanında Fransızca, Almanca, Latince öğrenen kardeşler, babalarının geniş kütüphanesinden de Homer, Virgil, Shakespeare, Milton, Byron, Scott vb. okumuşlar. Erkek kardeşleri Branwell’in oyuncak askerleriyle yarattıkları hayali dünya onların edebiyata giriş kapıları olmuş. Charlotte ve Branwell’in Angria’sına karşılık Emily ve Anne Gondal ülkesini yaratmış. Bu ülkenin insanları ve yaşamlarıyla ilgili hikâyeler ancak büyüteç yardımıyla okunabilen yazılarla küçücük defterleri doldurmuş. Charlotte, eğitim için gittiği yatılı okula bir süre sonra öğretmen olarak geri dönmüş. Aynı okula öğrenci olarak giden ama kısa süre içinde evini özleyip hastalanan Emily’nin yerine on beş yaşındaki Anne gönderilmiş. İki yılını burada geçiren Anne iyi davranış madalyası bile almış. On dokuz yaşında tekrar evden ayrılmış Anne Brontë bu kez fakir ama eğitimli kadınların tek seçeneği olan mürebbiyelik işi için. İlk iş deneyimi pek de ummuduğu gibi olmamış. Karakter itibariyle sessiz, utangaç ve yumuşak başlı genç öğretmen asi, şımarık öğrencileri ve onların cahil anne-babasıyla anlaşamamış. Yine de bir yıl çalıştığı işinden yetersiz olduğu gerekçesiyle çıkarıldığında pes etmemiş ve kısa süre sonra başka bir ailenin yanında işe başlamış. Bu arada babasının yardımcısı olarak çalışmaya başlayan William Weightman’la tanışmış. Anne’ in bu adama ilgi duyduğuna dair kanıt olmasa da o dönem yazdığı şiirler ve ilk romanında yarattığı Edward Weston karakteri nedeniyle bazı şüpheler var. Bu arada aynı erkekten Charlotte’un da hoşlandığı ama portresini yapıp, mektuplarında bolca bahsettiği William’ı daha sonra havai ve flörtöz olmakla suçladığı söyleniyor.

1842 yılı Brontë ailesi için kötü geçmiş. Önce teyzelerini sonra da kolera olan papaz yardımcısı William Weightman’ ı kaybetmişler. Anne Brontë 1841’de günlüğüne sadece yılbaşlarında gidebildiği evini çok özlediğini yazsa da 1840-1844 yıllarında Robinson ailesinin çocuklarına öğretmenlik yapmaya devam etmiş ve yaz tatillerinde onlarla beraber gittiği Scarborough’u çok sevmiş. Bu arada kardeşi Branwell’de Robinsonların oğluna öğretmenlik yapmak için Anne’in yanına gitmiş. 1844’de tatil için evine giden Anne bir daha Robinsonların yanındaki işine dönmemiş. Buna Branwell’in ev sahibinin karısıyla ilişkisi olduğunu öğrenmesi sebep olarak gösteriliyor. İşinden ayrılan Anne kardeşi Emily’ le bir tatile çıkmış amacı ona çok sevdiği Scarborough’u göstermekmiş ama sadece York’a gidebilmişler. Günlüklerinden anlaşıldığı kadarıyla Emily, kardeşinin hayran kaldığı York katedralinden çok Gondal ülkesiyle uğraşırken, Anne’ in Gondal’lara olan ilgisini yitirdiğinin ve ilk romanını yazmaya başladığının farkında değilmiş. El yazması hiç bulunamasa da, Anne’in günlüğünde bahsettiği Passages in the Life of an Individual’ın Agnes Grey’in ilk taslağı olduğu düşünülüyormuş.

Dil öğrenimi için Brüksel’e giden ve orda evli bir profesöre aşık olduğu için bunalıma giren Charlotte’ da dahil tüm Brontë kardeşler 1845 yılında baba evine geri dönmüş. Kendi okullarını açma hayalini de gerçekleştiremeyen kardeşleri umutsuzluktan kurtaran Emily’nin Gondal Günlükleri için yazdığı şiirlerin ortaya çıkması olmuş. Charlotte’un tesadüfen bulduğunu söylediği şiirlerin basılabilir olduğuna Emily’i ikna etmesi zaman almış. Bu arada Anne’in ve Charlotte’un da şiir yazdığı ortaya çıkmış. Erkek kardeşlerine ve babalarına haber vermeden teyzelerinden miras kalan parayla şiirlerini gelecek eleştirileri etkileyeceği düşüncesiyle Currer(Charlotte), Ellis(Emily)ve Acton (Anne) Bell takma adlarıyla bir kitapta toplayarak bastırmışlar. Emily’nin şiirlerinin göze çarptığı kitaptan sadece iki kopya satabilmişler. Daha sonra Anne’in farklı dergilere gönderdiği iki şiiri de Acton Bell adıyla yayımlanmış.
Şiir kitabı yayına hazırlandığı sırada kardeşler farklı bir alana yönelmiş ve ilk romanlarını yazmaya başlamışlar. Charlotte, Profesör’ü (The Professor); Emily, Uğultulu Tepeler’i (Wuthering Heights); Anne ise Agnes Grey’i yazmış. 1846’da kitapların el yazmaları Londra’daki yayıncılarına gönderilirken Brontë’ler ikinci romanlarına başlamışlar bile. Charlotte, Jane Eyre’i, Anne’ de The Tenant of Wildfell Hall’u yazmaya başlamış. Emily’nin de el yazması bulunamasa da yeni bir romana başladığı sanılıyormuş.
Anne ve Emily’nin ilk romanları bir yayıncı tarafından kabul edilirken Charlotte’un romanı bilinmeyen bir nedenden dolayı tüm yayıncılardan red cevabı almış. Yine de Agnes Grey ve Uğultulu Tepeler’in basımı ancak Charlotte’un Jane Eyre’inin büyük başarısının ardından iki ay sonra Aralık 1847’ de yapılabilmiş. Eleştirmenlerin ilgisini Uğultulu Tepeler çekerken, Agnes Grey’de Jane Austen’ın çalışmalarına benzetilmiş ama olumsuz bir şekilde. Yine de her iki romanda çok iyi satış rakamlarına ulaşmışlar.
Yayıncısı, Jane Eyre’in getirdiği başarıdan sonra Currer, Ellis ve Acton Bell’ in aynı kişi olduğunu düşünerek 1848’de Anne’in ikinci romanı The Tenant of Wildfell Hall’i Amerikalı yayıncılara Jane Eyre’in yazarının son romanı olarak pazarlamaya çalışınca Charlotte ve Anne Londra’ya giderek kendilerini tanıtmak zorunda kalmışlar.

Anne’in 1848’ de yayımlanan ikinci romanının ilk baskısı altı hafta içinde tükenirken yazar acımasız eleştirilere maruz kalmış ki bunlara Charlotte’unkiler de dahilmiş. İkinci baskısının önsüzünde Anne Brontë eleştirilere cevap verme gereği hissederek “… Genç ve deneyimsiz gezginler için hayatın tuzaklarını ve tehlikelerini açığa vurmak onları çiçeklerle ve dallarla gizlemekten daha iyi değil midir?” diye sormuş.

Başarıya ulaşmalarının hemen ardından bir yıl içinde, otuz yaşındaki Emily veremden, otuz bir yaşındaki erkek kardeşleri Branwell ise bronşitten ölmüş. Emily ile ilişkisini “kökleri bir olan iki ağaç” olarak tarif eden Anne kardeşinin ölümünden çok etkilenmiş. Kısa süre içinde sağlığı bozulan ve vereme yakalanan Anne, hava değişimi için Charlotte’la birlikte çok sevdiği Scarborough’a gitmiş ve dört gün sonra 28 mayıs 1849’ da 29 yaşında hayatını kaybetmiş. Bazılarına göre iki günlük yolculuk çok pahalıya geleceğinden, bazılarına göreyse Charlotte’un “çiçeği düştüğü yere bırakmak” istemesi nedeniyle Anne Brontë aile mezarlığına değil öldüğü yer olan Scarborough’da bir kilise mezarlığına gömülmüş.
Charlotte’un reddedilen ilk romanı The Professor’u yazdığı 28 yaşında, Anne, ikinci romanı The Tenant of Wildfell Hall’la edebiyat dünyasını sarsmış. Buna rağmen Anne Brontë’nin ölümünden bir yıl sonra romanların yeni baskıları yapılırken Charlotte, kardeşinin karakterini uysal ve yavan, romanının konusunu ise yanlış bulduğundan The Tenant of Wildfell Hall’ın yeniden basılmasını engellemiş. Böylece Anne Brontë, geri plana itilip unutulurken ailenin üretken yazarı Charlotte ve dahisi Emily’nin romanları basılmaya devam etmiş. Charlotte, 1854’de A. B. Nicholls’la evlendikten birkaç ay sonra, yakalandığı verem yüzünden ölmüş.
Farklı birkaç ayrıntı daha eklenebilir bu hikâyeye, mesela Charlotte, babasına Jane Eyre’in kendisine ait olduğunu söylerken buna karşılık Anne ve Emily’nin bu romanın ortak yazıldığını anlatmaları ve Charlotte’un kardeşlerine ait tüm el yazmalarını onların isteği üzerine (?) yok etmesi gibi. Böylece Emily ve Anne’in çoğu şiirinin kaynağı olan gizemli Gondal hikâyelerinden geriye sadece, birkaç şiirle, Charlotte’un ölümünden sonra kocasının bir iğne kutusu içine saklanmış olarak bulduğu Anne ve Emily’e ait dört sayfalık günlükte yazanlar kalmış.

Kardeşler içinde sadece Charlotte’un biyografisi yazılmış. Anne ve Emily hakkında bilinenler, Charlotte’un mektuplarıyla, arkadaşlarının, onlarla çalışmış hizmetçilerin ve komşuların anlattıklarından toparlansa da bu bilgilerin çoğu birbiriyle çeliştiği için Brontë’lerin hayat hikâyeleri gizemini korumaya devam etmiş.

THE BRONTE FAMILY, FRANCIS A. LEYLAND.

THE BRONTES, LIFE AND LETTERS, CLEMENT SHORTER


>BARBARA PYM’ in KADINLARI

>Barbara Pym’in “Kusursuz Kadınlar” ını ilk okuduğumda mükemmel bir film olurdu diye düşünmüştüm. Aradan epey zaman ve bolca roman geçmesine rağmen diyalogların daha doğrusu Mildred’ın monologlarının çoğunu hala hatırlayabiliyor, karakterleri, sahneleri gözümde canlandırabiliyorum. İyi roman bu tür bir etki mi yaratmalı bilemem ama Kusursuz Kadınlar böyle bir roman. Birkaç gün önce, Barbara Pym’in diğer kadın karakterleri ile tanışmamı sağlayan iki romanını, “Karşılık Görmeyen Aşklar” ve “Sonbahar Kuarteti” ni buldum. Favorim hala Kusursuz Kadınlar olsa da her iki romanıda çok sevdim.

Kusursuz Kadınlar“, Barbara Pym’in yayımlanan ikinci romanı. Savaş sırasında katıldığı donanmadaki kadın subaylar ile savaştan sonra çalıştığı Afrika enstitüsünde karşılaştığı antropologlar hakkındaki gözlemlerinden oldukça yararlanmış bu romanında. Ana karakterimiz Mildred, 30 yaşını geçmiş, hiç evlenmemiş, ailevi bağı bulunmayan, gününün yarısını muhtaç kadınlara yardım derneğinde, kalan zamanını da kilisedeki işlerle geçiren, kimseden bir beklentisi olmayan ya da öyleymiş gibi görünen ama ihtiyaç duyulduğunda daima orada olduğu bilinen “kusursuz” kadınlardan. Romanın ikinci sayfasında, kendisini “sıradan kadınlara ümit veren”, “hikâyelerini birinci tekil şahıs kullanarak anlatan Jane Eyre’den” ayırsa da bence anlatıyı diğerlerinden farklı ve eğlenceli yapan en önemli özelliği birinci tekil şahıs kullanılarak yazılmış olması. Bir tarafta Mildred’ın sakin görüntüsü diğer tarafta samimi itirafları ve ironik bir dille aktardığı isabetli yorumları tam bir zıtlık yaratıyor.

Karşılık Görmeyen Aşklar 1961’ de yayımlanmış. Dulcie, 30′lu yaşları geçmiş, “kendisinden daha zeki insanlar için basit, takdir görmeyen” işler yaparak geçinen, evliliğin kapısından dönmüş ve Mildred gibi “ihtiyaç duyulduğunda” akla gelen “kusursuz” bir kadın. Başkalarının hayatını yaşamanın daha güvenli ve rahat olduğuna kendini inandırmaya çalışsa da aşkı, evliliği, ilişkileri, kadınları ve erkekleri araştırmacı bakış açısıyla sorgulamaktan vazgeçemiyor.

Barbara Pym,1971′de göğüs kanseri olduğunu öğrendikten sonra yazmış Sonbahar Kuarteti‘ni. Aynı ofiste çalışan, altmış yaşlarında, yalnız yaşayan ve yakın akrabaları olmayan, çalıştıkları yıllar içinde birlikte öğle yemeği bile yemeyen, birbirlerinin hayatına belirli bir mesafeden bakmayı görev bilen iki erkek ve iki kadın. Romanın kadın kahramanları, Letty ve Marcia, emekli olduktan sonra yeni hayatlarına alışmaya çalışırken, yalnızlıkla ve ölümle pek de kendilerinden beklenmeyecek bir şekilde yüzleşiyorlar.

Birçok açıdan Jane Austen’e benzetiliyor Barbara Pym. Her ikisininde romanlarında yaşantı ve gözlemlerin yeri büyük, kullandıkları ironik dil de diğer bir ortak nokta. Barbara Pym’de Jane Austen gibi “sıradan hayatların” yazarı olarak biliniyor. Bence aralarındaki en büyük fark roman karakterleri. Pym’in kadınları orta yaşı geçene kadar romantik hayallerle yaşarken, Austen kadınları gerçeğe daha erken yaşlarda vakıf oluyorlar. Belki bu yüzden, Austen romanları “mutlu sonlarla” biterken, Pym’in romanları geride sadece bir takım ihtimaller bırakıyor. Sonbahar Kuarteti’ nde Letty’ nin de söylediği gibi “… hayatın hala değişim yönünde sonsuz olasılıklar sunabileceğini” hissettiriyorlar. Diğer romanlarının çevirilerininde yapılması dileğiyle…

Yazar Hakkında:


Barbara Pym, 1913′de doğmuş. İlk romanı “Young Men in Fancy Dress” i on altı yaşında yazmış. On sekiz yaşında Oxford, St. Hilda kolejde İngiliz edebiyatı okumaya başlamış. Okulu bitirdikten sonra İkinci dünya savaşı sırasında deniz kuvvetlerinde çalışmış. Savaştan sonra Uluslararası Afrika Enstitüsünde işe başlamış ve kısa süre sonra burada yayımlanan derginin editör yardımcısı olmuş. 1950′de “Some Tame Gazelle” in basımıyla yazar olarak tanınmaya başlamış. 1952′de “Kusursuz Kadınlar” (Excellent Women), 1953′de “Jane and Prudence” 1955′de “Less Than Angels” 1958′de “A Glass of Blessings” ve 1961′de Karşılık Görmeyen Aşklar” (No Fond Return of Love) yayımlanmış. 1963′de yazdığı “Unsuitable Attachment” zamanın gerisinde kaldığı, gerekçesiyle sadece kendi yayıncısı değil kitabı gönderdiği diğer yirmi yayıncı tarafından da reddedilmiş. Pym, yazdıklarından kimsenin hoşlanmayacağını düşünse de roman yazmaya devam etmiş. Kendisinden on yedi yaş küçük birisiyle yaşadığı ilişkiden esinlenerek yazdığı “The Sweet Dove Died” da yayımlanamamış. 1971′de göğüs kanseri olduğunu öğrenmiş ve ameliyattan sonra enstitüden emekli olup kız kardeşiyle şehir dışında yaşamaya başlamış. “Sonbahar Kuarteti”ni de (Quartet in Autumn) bu dönemde yazmış ama yine reddedilmiş. Kaderi 1977′de Times Literary Supplement’de önemli eleştirmenlerce “yüzyılın değeri bilinmeyen yazarı” olarak adlandırılmasından sonra değişmiş. Önce “Sonbahar Kuarteti” ardından “The Sweet Dove Died” basılmış her iki romanda eleştirmenlerden büyük övgü almış ve sonra tüm romanları yeniden yayımlanıp birçok dile çevrilmiş. Ama kadere bakın ki kanser tekrar ortaya çıkmış ve tedaviye cevap vermemiş. Son romanı “A Few Green Leaves”i ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiş. Barbara Pym 1980′de altmış altı yaşında göğüs kanserinden ölmüş.


>"BİR JIM QWILLERAN MACERASI, KIRMIZI GÖREN KEDİ”, LILIAN JACKSON BRAUN

>

Hazırlıkları aylar önce tamamladım. Koltukları pencere kenarına taşıdım, yanına masayı, onun altına kedicimin sepetini, üstüne okunacak kitapları yerleştirdim, kahve, çay, vs. stoğu yaptım. Sonra… sonra, soğuk havaların gelmesini beklemeye başladım.
Bazıları yaz insanıdır kendini daha hafif, daha rahat hisseder, bense kışın mutlu olanlardanım. Birinci sebep, aslında sanırım tek sebep, hava güneşli olunca dışarı çıkma, bir şeyler yapma mecburiyeti hissedip kendi kendimi bunalıma sokuyor olmam. Sonbaharda mesela çok yoruldum. Ne zaman güneşi görsem sıkıntı bastı. Bunlar son zamanları, hadi çık bir şeyler yap diye kendimi zorladım. Ertesi gün perdeyi açınca yine güneş yine güneş… benim için çok yorucuydu. Halbuki ilkbaharda önümdeki uzun, güneşli günleri düşünüp evde keyif yapabiliyordum. Neyse nihayet beklenen oldu hem de fazlasıyla. Artık penceyi açıp soğuğun kokusunu huzurla içime çektikten sonra bir kahve yapmanın tam zamanı çünkü mevsim dolayısıyla kapalıyız.
İşte böyle gökyüzünün kapkaranlık olduğu, yağmurun kocaman damlalar halinde camlara yapıştığı şahane bir günde pencere kenarındaki koltuğuma iç huzuruyla oturup bir kitap seçtim. Lise zamanlarımda deli gibi Agatha Christie romanları okurdum, onların yerini tutacak lezzette hikâyelere rastladım denemez ama böyle günler için evde bir iki tane olmasında fayda vardır diye sahafta gördüğümde bu kitabı almıştım çünkü polisiye romanları çok, kedileri daha çok severim. İkisi bir aradaysa başkaca da birşey istemem, belki çay, kahve, atıştıracak birşeyler vs. de isterim ama neyse sadede geleyim.

Bir Jim Qwilleran Macerası, Kırmızı Gören Kedi” yi Lilian Jackson Braun yazmış. Ana karakterimiz, muhabir Jim Qwilleran’ın, çalıştığı gazetenin gurme köşesini hazırlamak zorunda kalmasıyla başlıyor hikâye, üstelik doktor 15 kilo vermesini söylediği için Jim’in rejime girdiği günde. Bu arada Jim’in iki siyam kedisi var -Koko ve Yum-Yum- Koko’nun altıncı hissi çok güçlü, daha önce de Jim’in bazı olayları çözmesine yardım etmiş. Sonunu anlatmayayım ama genel yapı itibariyle Agatha Christie tarzı yazılmış, içinde şiddet sahnesi olmayan, detaylara ve tasvirlere bol bol yer verilen bir dedektif hikâyesi. Aslında kapağına bakınca daha gizemli şeyler beklemiştim ama okuduktan sonra anladım ki kapak seçimi kötü yapılmış, orjinali ya da üstünde karides, yengeç, yılanbalığı çorbası resimleri olan bir kapak çok daha uygun olurmuş çünkü ana tema bunlarmış gibi geldi bana. Anladım, Jim, gurme köşesi hazırlıyor, rejimde olduğu halde sürekli lokantalara gidiyor, kaldığı evdeki insanlar yiyecek sektöründen, üstelik okuyucunun dikkatini başka yöne çekip şaşırtmak için bu tür romanlarda bolca detay verilmesi gelenektir ama biraz da işe yarar olsalar iyi olurmuş. Seramikle ilgili yazdıkları ilginç ve konuyla alakalıydı ama diğerlerinin gereksiz, sıkıcı, çokluğu ve sıklığı nedeniyle biraz da mide bulandırıcı olduğunu düşünüyorum öyle ki kitabı bitirdikten sonra normalde çok sevdiğim bir konu olmasına rağmen yemekle ilgili birşey görmek-duymak istemedim. Rejime başlarken kesin okumak lazım.

Romanda gerilim, heyecan, merak ögeleri eksik kalmış.
Ayrıca bir sürü detay arasında, kurbanın verdiği iki ipucundan en önemlisini Jim’in (ya da yazarın) unutması ve başkasına tavsiye etmesine rağmen kendi banka hesabını hemen kontrol etmek yerine boş varsayımlarla okuyucuyu (beni) oyalaması hoş olmadı. Kedilere gelince, birer gurme olmalarından ve sürekli yemelerinden başka dikkat çekici özelliklerini göremedim ayrıca Jim’in, kedilerini evde bulamadığında verdiği tepkiyi de hem kedi sahibi birine hem de bir dedektife yakıştıramadım. Bu arada, hani bir sahnede tabanca görülüyorsa o mutlaka patlar derler ya, malesef “Kırmızı Gören Kedi” nin sonunda patlamamış yığınla biftek, mantar, hollandaise soslu sote kabak ve çözümlenmemiş sırlar (ev sahibi Maus’un gözü neden morarmıştı, bulunan eski mektuplara ve onlarla ilgili ölümlere ne oldu vs.) kaldı.


Sonuçta yağmurlu gün keyfim için yaptığım hazırlıklar boşa gitmiş oldu. İlginç bir iki detay dışında sevemediğim kitabın yazarını da biraz araştırdım. Şöyle ki, Lilian Jackson Braun’ın da iki siyam kedisi varmış, uzun yıllar bir gazetede editörlük yapmış bu arada gazeteci Jim Qwilleran’ın başrolde olduğu kedili romanlarını yazmaya başlamış. İlki 1966′ da basılmış, üçüncü kitaptan sonra New York Times onu “yılın yeni dedektifi” seçmiş. Ardından yazarımız on sekiz yıl kadarcık ortadan kaybolmuş, 1986’ da basılan dördüncü kitap yani “Kırmızı Gören Kedi” ile seri devam etmiş ve son romanı 2007′de basılmış. Tam yirmi dokuz roman yazmış ve serinin dünya çapında hayran kitlesi varmış. Belki on sekiz yıllık aradan sonra gelen ilk romanı almak benim şanssızlığım olmuştur ama yine de serinin diğer kitaplarını okumaya cesaret edebilirmiyim emin değilim.


>"THE CATCHER IN THE RYE" J.D.SALINGER

>

Mel Gibson’la, Julia Roberts’ın oynadığı Komplo Teorisi’ni başından sonuna kadar olmasa da yüzlerce kez izlemişimdir. Genellikle tesadüfen rastlarım ve her seferinde çok eğlenir, bu arada Gibson’ın elinden bırakmadığı kitabın adını öğrenebilmek için uğraşır, film bittiğindeyse kesinlikle hatırlamam. Geçenlerde Mel Gibson’ı Jay Leno Show’da izleyince yine o kitabın adı takıldı aklıma. Bir süre internette uğraştıktan sonra aniden ismi hatırlayıverdim. Şu hafıza dedikleri şey hakkaten garip çalışıyor. “The Catcher in the Rye”, John Lennon’ın katilinin elindeki ünlü kitap. Doğal olarak hemen Türkçesini bulmaya çalıştım ama sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu.


Romanın Türkçesi önce “Gönülçelen” sonra da “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adıyla çevrilmişti, kitapçılarda rastladığımda ismi Kemalettin Tuğcu romanlarını çağrıştırdığı için okumayı hiç de canımın çekmediği o kitabın bu kitap olmasına da bir türlü inanamadım. Önyargılıyım belki ama elimde değil çocukken de Kemalettin Tuğcu romanlarına yaklaşamazdım bir türlü. Bu yüzden, yakınlık hissedeceğim bir şeyler bulurum da kitabı okuma bahanesi yaratırım umuduyla yazarı J.D Salinger’ı ve romanını araştırmaya başladım. Yazarın, çok kısa bir zaman önce 27 Ocak 2010’ da doksan bir yaşında öldüğünü, hayatının büyük kısmını hayranlarından saklanarak geçirdiğini, bu yüzden hakkında bir sürü efsane üretildiğini öğrendim. Romanın konusu için yazılanlar -ergenlik çağı bunalımları, yetişkin olma mücadelesi, yabancılaşma vs- pek ilgimi çekmese de bir dönemin kült romanlarından olduğu anlaşılan, liseli gençler arasında popüler olsa da aslında yetişkinler için yazıldığı söylenen romanı ne kaybetmişim acaba düşüncesiyle alıp okumaya başlamam uzun sürmedi.

Bilinç akışı tekniğiyle, 1940′ların Amerika’ sında yaşayan on yedi yaşındaki bir gencin dilinden yazılan roman, belki hikâye demek daha doğru olur, ilk cümlesiyle sizi yakalayıp sonuna kadar da soluksuz sürüklemeyi başarıyor. Anlatım tarzının doğallığı, başarıyla çizilmiş karakterinin insanlara ve olaylara bakışı hikâyeyi tekrar tekrar okunası kılıyor. Bu arada, çok kolay okunması çok kolay yazıldığı gibi bir his uyandırsa da anti-kahramanımızın, nefret ettiği o “yapmacık” tavra hiçbir cümlede yaklaşmaması, çelişkilerinin ayarlanmış dozu ve abartısız duygusallığı, onu bildiğimiz Amerikan gençlik filmi karakterlerinden ayırıp yazarını da farklı bir yere koymamızı sağlayan özellikler.

Kahramanımız Holden Caulfield, yetişkin dünyasının resmini ergenlik çağında bir çocuğun gözüyle çizerken;
normal olmak adına kendi anlattığı masallara inanan,
hayatı “kurallarına göre oynanması gereken bir oyun”
gibi gören biz yetişkinlerin mi,
yoksa
“Oyunmuş, kıçımın kenarı. Oyun, öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa, oyunla ilgisi kalır mı, bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun”.
diye düşünen çocukların mı daha gerçekçi oldukları sorusunu akla getiriyor. Tam zamanında okumuşum, iyi ki de okudum diyorum.
Diğer kitapları:
Çavdar Tarlasında Çocuklar(1951)
Franny ve Zooey (1961)
Dokuz Öykü (1953)
Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar (1963)
Seymour: Bir Giriş (1959)

>KİM KORKAR SHAKESPEARE ‘DEN

>

Ne zaman karşılaşsam sayfalarını hızla çevirip bir iki cümle okumadan geçemediğim ama yazarları gözümü korkuttuğundan bir türlü cesaret edip alamadığım, okuyamadığım kitaplar vardır. Shakespeare’in oyunları meselâ, yüzlerce belki binlerce yorumu vardır onların. Yazar için ne mutlu ancak okuyucu için de aynı oranda ürkütücü. Kılavuz kitaplar eşliğinde okumak istemediğimden, Shakespeare’in yazdıklarından bihaber kalmakla, Macbeth’i alıp, içinde debelendikten sonra tek bir mana bulamadan kapağını kapatmak!
Hangisi daha utanç verici olur sorusuyla otuz beş yaş sınırına biraz kala, Virginia Woolf’un bir makalesinde adına rastladığım Charles Lamb için kimdir bu adam araştırması yaparken keşfettiğim, çocuklara yönelik hazırlandığı özellikle belirtilen Tales From Shakespeare’i kurtarıcı gibi görmüş olmam şaşırtıcı gelmez sanırım. Bir anda Charles Lamb’i ikinci plana itip ya şimdi ya da hiç diyerek Shakespeare’in yirmi oyununun hikâyeleştirildiği kitaptan, üstelik bir de resimli versiyonunu bulduktan sonra, kendime başkaca mazeret yaratmadan Othello’yu okumaya niyetlensem de konumuz Shakespeare olduğundan genelde çabucak geçtiğim önsözden başlamaya karar verdim.
Kitap, Shakespeare’e giriş niteliğindeymiş, trajediler hikâyeleştirilirken onun kelimeleri kullanılmış, diyaloglara eklenmesi gereken kelimeler de yine o dönemden seçilmiş. Komedilerde ise düz yazının biçimsel özelliklerinden çok gençler düşünülerek diyaloglar özgür bırakılmış, Shakespeare’in kelimelerine mümkün olduğunca sadık kalınmış. “o dedi”, “bu dedi” gibi şeyler gençlerin kulağına bıktırıcı gelirse onlar üzülmemeliymişler çünkü bu bir kaç ipucu ilerde onları bekleyen büyük hazineyi önceden tatmalarını sağlayacakmış.

Shakespeare’in her yerde bahsedilen şu muhteşem kelimelerini okurken aynı zamanda ana temayı da anlayabilecek olmak iyi bir başlangıç sayılırdı. Büyük hazineye adım adım yaklaşıyordum. Heyecanla önsöze devam ettim.
Her çocuk tarafından kolayca okunabilmesi istense de konuları itibariyle bu bazen zor bir görevmiş çünkü kadınların ve erkeklerin tarihini genç beyinlere tanıdık terimlerle anlatabilmek kolay iş değilmiş. Genç erkekler, kızlara göre çok daha erken yaşlardan itibaren babalarının kütüphanesini kullanmak için izinli olduklarından ve dolayısıyla kız kardeşlerine bu erkekçe kitaplara bakma izni verilmeden çok önce Shakespeare’in en iyi sahnelerini ezbere bildiklerinden, yazar, hikâyeleri onlara önermek yerine, kız kardeşlerinin bazı güç bölümleri anlamalarını kolaylaştırmak için bu genç centilmenlerin nazik yardımlarını talep ediyormuş. Ve güçlüklerin üstesinden gelmesine yardım ederken belki onlar hikâyelerin içinden beğendikleri bazı bölümleri (genç bir kız kardeşin kulakları için uygun, dikkatle seçilmiş olanları) okurlarmış ve kız kardeşler mükemmel olmayan bu özetlerin birinden hikâyenin geneli hakkında fikir sahibi olabilir, anlayıp zevk alabilirmiş. Kitabın, küçük kızların, oyunların tümünü okuyacak kadar büyümeyi dilemelerinden (ki bu tür bir dilek ne huysuzluk ne de mantıksızlık etmekmiş) başka bir negatif etkisi olmayacağı umuluyormuş. Sonuç olarak “genç bayanlar” bu kitabın başlıca yazılma amacıymış.
Tekrar tekrar okuduğum önsözün, fazlaca mütevazi bir sesle yazıldığını düşünürken, kitabın hazırlanma amacının öncelikle “genç bayanlar” olduğu açıklamasıyla, yirmi birinci yüzyılda, kendi kütüphaneme sahipken, üstelik önsözde bahsedilen yaş sınırını da çoktan geçmişken beni Shakespeare okumaktan alıkoyan yetersizlik hissinin nereden bulaştığını ve hangi nedenlerin Charles Lamb’i kadınlara bu türden bir iyilik yapmak zorunda bıraktığını bulmaya çalışıyordum. Her satırdan buram buram yükselen pozitif ayrımcılık kokusunu garipseyerek, Shakespeare okuma telaşıyla pek dikkat etmediğim başlık kısmına geri döndüm.
Hikâyeler iki kişi tarafından yazılmıştı “Charles ve Mary Lamb“. 1800′ lerde kendi ismini kullanan kadın yazar fikri tuhaf gelse de Tales From Shakespeare çocuk kitabı sayıldığından bir derece makul görülebilirdi. Yine de ben Google’a Mary Lamb yazmadan Othello’yu okumaya başlayamadım. İşte Mary Lamb’in Külkedisi’ni kıskandıracak hayatı hakkında öğrendiklerim.

Mary Lamb


3 Aralık 1764′de doğmuş Mary Lamb. Ailesi, London Temple’da iki odalı bir dairede oturuyormuş. Elbert Hubbard, 1897′de yazdığı “Little Journeys to the Homes of Famaous Women” kitabında Mary’nin ailesi hakkında detaylar verirken kendisini kâtip olarak tanıtsa da aslında uşak olarak çalışan babayı ,”ne çekici olacak kadar iyi ne de ilgi çekecek kadar kötü biri” olarak tanımlıyor. Ayrıca adamın içki sorunu olduğunu, eve pek de ayık gelmediğini yazıyor. Kocasından on yaş küçük olan Elizabeth’de evliliğinde mutlu değilmiş ve yazara göre kendini değerbilmez kocasından korumaya çabalarken en küçük şeyleri bile etrafındakilerden saklayan birine dönüşmüş. “Ve küçük, utangaç Mary, annesinin yazı masasının son çekmecesini neden kilitlediğini merak eder. Çocukların soru sormamaları gerektiği öğretilen Mary -küçük kızlar görülmeli ama duyulmamalıdırlar- çekmecenin içinde gizlenen şeyleri rüyasında görür. Bazen bu büyük, siyah şeyler anahtar deliğinden çıkar ve tüm odayı doldurup onu nefessiz bırakana kadar büyürler. Mary çığlıklarla uyandığında, babası mutfak kapısının arkasında duran kayışla onu bağlayarak insanları gece yarısı uyandırmaması gerektiğini öğretir”.

Mary, annesini ne kadar sevse ve onu memnun etmeye çalışsa da sevgisine karşılık görememiş. Başka bir kaynakta da, Mary’nin kendisinden bir yaş büyük erkek kardeşi John’un gölgesinde kaldığı ve bu reddedilişe okumanın tesellisine çekilerek cevap verdiği yazıyor. Kaynaklar Mary’nin eğitimi konusunda da biraz kararsız. Kimisi çok kısa bir süre resmi eğitim aldığını, kimisi hiç okula gitmediğini, okumayı kendi kendine öğrendiğini yazıyor. Eğer okula gittiyse bile bunun kısa süreli olduğu kesin çünkü Mary’nin küçük yaşlardan itibaren evin tüm işleriyle ilgilenen kişi olduğu kaynaklardaki ortak nokta. Annesinin çoğu zaman hasta olduğunu ve Mary’den sonra, sadece bir kaç ay yaşayabilen üç çocuk daha doğurduğunu hesaba katarsak durum gayet mantıklı geliyor.
Mary on bir yaşındayken kardeşi Charles doğmuş. Anne ve babasından karşılık görmeyen sevgisini bebeğe yönelten küçük kızın zamanı dikiş dikerek, ev işlerini yaparak ve bebekle ilgilenerek geçmeye başlamış. Hubbard’a göre kardeşine henüz bebek sayılabilecek bir yaşta okumayı öğretmiş ve bunu öyle iyi ve ustaca yapmış ki Charles arkadaşlarına daima okuyor olduğunu anlatırmış .
Charles yedi yaşına geldiğinde, babasının yanında çalıştığı avukat Samuel Salt’ın etkisi ve desteğiyle Christ Hospital okuluna başlamış. Okul, dönemin “soğuk, iç karatıcı ve şiddet dolu” klasik İngiliz yatılı okullarındanmış. O yıllarda okul müdürü olan James Boyer acımasızlığıyla o kadar ünlüymüş ki yıllar sonra İngiliz edebiyatının önemli isimleri olacak ve arkadaşlıkları ömür boyu devam edecek Leigh Hunt, Charles Lamb ve Samuel Taylor Coleridge’in birçok yazısına ilham kaynağı olmuş.
Avukat Salt’ın Mary’ye de büyük bir iyiliği dokunmuş. Terzi çırağı olarak çalışan Mary, babasına yemek götürdüğü bir gün Salt, kıza okuyup okuyamadığını sormuş, Mary “Evet bayım” demiş “eğer izin verirseniz” ve avukat Mary’e kütüphanesini istediği zaman kullanabileceğini söylemiş. Bundan sonra Mary tüm boş zamanlarını bu kütüphanede okuyarak geçmiş.
Sınıf arkadaşları eğitimlerine Cambridge’de devam ederken Charles on dört yaşında okuldan ayrılmış. Bir kaynakta Charles’ın kekeme olduğu için okulda kalıp vaizlik kariyerine devam edemediği, başka birinde ise avukat Salt’ın ölmesiyle zaten alkolik ve hasta olan babasının işsiz kalması, okulu bırakarak çalışmaya başlamasına neden gösteriliyor. Sonuçta memur olarak çalışmaya başlamış ama aldığı para çok az olduğundan ailenin geçimini terzilik yapan Mary sağlıyormuş.
Susan Tyler Hitchcock, Mary Lamb’in biyografisinde “O yüzyılda bir kadının ilk beklentisi evlenmek, ikincisi ise çocuk doğurmaktı, eylül 1796′da otuz iki yaşındaki Mary her ikisini de yapmamıştı.” diye yazıyor. On bir yaşında, kardeşi Charles’la ilgilenmeye başlayan Mary daha sonra hem çalışıp hem de yetmiş yaşındaki bunamış babası, felç yüzünden neredeyse hareketsiz kalmış altmış yaşındaki annesi, yetmiş beş yaşındaki halası ve kaptığı bir virüs yüzünden hasta olduğu için normalde pek umursamadığı ailesinin evine dönen ağabeyi John’un bakımıyla meşgulmüş.
Külkedisi bu hikâyeyi duysa acaba ne derdi? Belki de bir yerlerde okumuştur;
Times gazetesi:24 Eylül 1796 Cumartesi: Cuma öğleden sonra yargıç ve jüry üyeleri, önceki gün kızının yaralaması sonucu ölen bir kadın cesedi önünde durdular. Kanıtlara göre aile akşam yemeği hazırlarken genç bayan masanın üzerindeki bıçağı almış ve çırağı olan kızı tehdit ederek odada kovalamıştır. Güçsüz annesi onu durdurmak için seslendiğinde ilk nesnesinden vazgeçerek annesine yönelmiş ve yüksek sesle bağırarak ona yaklaşmış. Çırak kız ağlayarak ev sahibini odaya getirmiş ama artık çok geçmiş. Tüyler ürpertici bir sahneyle karşılaşmışlar. Kalbinden bıçaklanmış annesi cansız şekilde sandalyesinde oturuyormuş, kızı elinde öldürücü bıçakla, çılgın gibi onun önünde duruyor, yaşlı baba ise ölen karısının yanında ağlayarak saklanıyormuş. Olaydan birkaç gün önce aile genç kadında çarşamba günü çok artan bazı belirtiler farketmiş. Ertesi gün sabah erkenden Dr. Pitcairn’in evine giden kardeşi doktoru evde bulamamış. Genç kadının daha önce dengesizleştiği görülmektedir. Karar: Cinnet.
Ailede ruhsal bir sorun olduğu sanılıyor. Mary daha önce de hafif sinir krizleri geçirmiş ama etrafındakiler bunlara çok çalışmasının neden olduğunu düşünmüşler. Charles’da 1795-1796 yılları arasında bunalım geçirip altı ay akıl hastanesinde kalmış. Elain Madsen, makalesinde, gazetelerin olayı Mary’nin adını kullanmadan yazdığını, yargıç ve jury olay yerine gittiğinde babanın aklı yerinde olmadığından, halası da baygın olduğundan sadece Charles ve Mary’nin tanıklıklarının dinlendiğini yazmış. Yıllık raporda ise yalnızca Dr.Pitcairn’in adı geçiyormuş. Anlaşılan Mary’nin hastalığı ve yaşanan olay mümkün olduğunca gizli tutulmaya çalışılmış.
Mary Lamb, bir yıl akıl hastanesinde kalmış, olay hakkında pek bir şey hatırlamadığını onun ve Charles’ın mektuplarından öğreniyoruz. Aslına bakarsanız Lamb ailesi hakkındaki bilginin büyük çoğunluğu Mary ve Charles’ın birbirlerine ve arkadaşlarına yazdıkları o dönem çok popüler bir tür olan mektuplardan toparlanmış.
Bir daha babasının ve halasının yaşadığı eve dönmeyen Mary, hastaneden çıktıktan sonra yirmi bir yaşındaki Charles’ın gözetiminde, kendisine ait bir odada bir süre hemşiresiyle yaşamış. Charles’la birlikte oturmaya başladıktan sonra, komşuların durumu öğrenmesi nedeniyle sık sık ev değiştirmek zorunda kalmışlar ama Mary’nin kötüleşerek hastaneye yatmak zorunda kaldığı zamanlar dışında birbirlerinden hiç ayrılmamışlar. Arkadaşlarının tanıklıklarına göre Mary, hayatının sonuna kadar sinir krizlerinin tehdidi altında yaşamış. Lamb’ler deli gömleğini yanlarına almadan evden çok uzaklaşamazlarmış. Hastalık belirtileri görülmeye başladığında Mary tekrar hastaneye yatırılırmış. Charles ve Mary’nin ele ele tutuşup gözyaşları içinde hastaneye gittiklerine şahit olanlar da varmış. Kriz geçtikten sonra Mary kendini bir haftada toparlar ve yaşananları hatırlamazmış.1796 yılında yaşanan olay Charles ve Mary için dönüm noktası olmuş. Gündüzleri memur olarak çalışıp geceleri edebiyatla uğraşan, şiirler, oyunlar yazan ama hem edebiyatta hem de aşkta kaybeden Charles ve okuduğu kitaplardan başka bir lüksü olmayan Mary birlikte çalışmaya başlamışlar. Mary, kardeşinin yazdıklarını düzeltiyor, eleştiriyor ve ona fikir veriyormuş. Charles’ın edebiyatçı olarak kazandığı başarıya Mary’nin büyük katkısı olmuş.
Hubbard, 1897′de yazdığı kitabında, çevresindekilerin böyle bir şey yapacağına asla inanmadığı, herkes tarafından zeki, mantıklı, duyarlı ve sabırlı bilinen bir kadının işlediği cinayetin ardındaki psikolojiyi anlatmak için kendisininkinden çok daha usta bir kalem gerektiğini düşünürken, Mary’nin hastalığının 1800′lerde adı henüz konmamış manik depresif belirtileri taşıdığını belki de yaratıcılığının ve zekasının onun ruhsal durumunu tetiklediğini yazan Susan Tyler Hitchcock, kitabında dönemin sosyal ve politik arka planından da bahsediyor. Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan ettikleri, Fransız köylülerinin Bastille’e girdikleri, aristokrasiyle demokrasinin ateşli mücadelesinin yaşandığı, insan hakları ilkelerine göre düzenlenen yeni bir sosyal düzenin ortaya çıkmaya başladığı ama tüm bu değişime rağmen kadın haklarının henüz pek gündemde olmadığı bir çağda, Mary’nin cinayetle birlikte kabul edilebilir davranış kalıplarının dışına çıktığını bu nedenle çağdaşı kadınların karşılaştığı engelleri aştığını ve cinayetin Mary’nin hayatını, kendi istediğinden ya da toplumun öngördüğünden farklı bir yola soktuğunu söylüyor.
Dönemin önemli edebiyat isimlerinden Samuel Taylor Coleridge, William Wordsworth,William Hazlitt, Robert Southey, Leigh Hunt ve Thomas Lovell, Charles ve Mary’nin yakın arkadaşlarıymış. Sarah Burton, yazdığı biyografide Charles’ın Coleridge’e verdiği “basitliği sürdürmeli” tavsiyesinin, şiirdeki romantik anlayışın erken beyanlarından biri olarak kabul edildiğini söylüyor. Elbert Hubbard’da kitabında bu romantik ve idealist grup hakkında hoş bir hikâye anlatıyor. Kendi yetenekleri konusunda hiç de güveni olmayan Mary belki de kardeşi ve içinde bulunduğu grubun da etkisiyle şiir ve hikâye yazmaya başlamış.
Shakespeare’in oyunlarının çocuklar için uyarlanması fikri William Godwin’den çıkmış. Elbert Hubbard’ın yazdıklarına göre Mary kendi başına yazabileceğine asla inanmadığından, birçok yazısında onun fikirlerinden yararlandığına Charles’ın defalarca yemin etmesi gerekmiş.

Tales from Shakespeare iki cilt halinde T. Hodgkins tarafından 1807′de basılmış. Sadece ilk baskıda kullanılan çizimleri William Mulready, çizimlerin bakır levhalar üzerine gravürlerini ise şair ve ressamlığının yanısıra gravür ustası da olan William Blake yapmış. O günden beri raflardan eksik olmayan kitabın ikinci baskısı William Godwin tarafından yapılmış. Charles dört trajediyi, Mary ise kalan on altı komediyi düz yazıya uyarlamış. Bazı kaynaklarda Mary’nin isminin ölümüne kadar kitabın baskılarında yer almadığı, bazılarındaysa, Mary’nin adının kullanıldığı ilk baskının 1838′de yani Charles öldükten dört yıl sonra yapıldığı yazıyor. Kadın yazarların kitaplarını takma isimlerle yayımlayabildikleri, çoğunun da deli damgası yediği bir çağda hem kadın hem de deliliği belgeli bir kadın olan Mary’nin ismi doğal olarak çok uzun süre kitabın baskılarında kullanılmamış.
Sarah Burton, “A double life: A biography of Charles and Mary Lamb” kitabında, Tales from Shakespeare’in romantik hareketin en göze çarpan işaretlerinden biri olarak tanımlandığını yazıyor. Lamb’ler, hayali ve fantastik unsurlar olmadan çocukların içindeki şiirsel dürtünün öleceğine inandıklarından, Shakespeare hikâyeleriyle, Locke ve Rousseau gibi aydınlanmacı düşünürlerin, çocuk edebiyatı içindeki ahlaki yönergelerin önemi hakkındaki yargılarından farklı bir yola sapmışlar.
Shakespeare’den hikâyeler çok iyi satmış ve Lamb’lerin para konusunda dertleri kalmamış. Hatta Islington’da altı odalı beyaz bir ev bile almışlar. Anlatılanlara göre yazmadıkları zamanlarda sürekli kitap okuyan kardeşlerin evlerine girildiğinde en dikkat çeken bölüm okunmaktan yıprandığı için şiddetle tamire ihtiyacı olan eski kitaplarla dolu kütüphaneymiş. Charles ve Mary bu evde yaşlı ve kimsesiz kadınların bakımını da üstlenip onlar için odalar ayırmışlar.
Çoğunluğunu yine Mary’nin yazdığı, kimsesiz kızların mektup ve günlükleri biçimdeki hikâyelerden oluşan “Mrs. Leicester’s School” ve şiir kitabı “Poetry for Children” 1809′da basılmış. Ayrıca Odyssey’in çocuklar için uyarlaması olan “The Adventures of Ulysses“‘i yazmışlar. Charles’ın gazetelerde yayımlanan otobiyografik denemeleri ise 1823’ de “Essay’s of Elia” adıyla bir kitapta toplanmış.
Ann Gilchrist, Extracts from Mary Lamb’i 1883’ de yazmış ve Mrs.Gilchrist imzasıyla yayımlamış -açıkçası bu ismi de araştırmaya korktum- Mary Lamb biyografisi olan kitabın birkaç bölümünü bulabildim. Ayrıca Mary’nin yetişkinlere yönelik tek, yazın hayatının da son çalışması kitaba eklenmiş. “On Needle-Work” 1815′de bir kadın dergisinde Sempronia adıyla yayımlanmış. Makaleyi, yıllarca uğraştığı terzilik mesleğinden yola çıkarak kadınların çalışma hayatı üzerine yazan Mary Lamb, ev kadınlarının yaptığı gönüllü terziliğin yanında bu işi bir de para kazanmak için yapan kadınların olduğunu, mecbur olmadıkları halde dikiş dikerek kendilerini geliştirmek için kullanabilecekleri zamanı boşa harcayan orta sınıf kadınların aynı zamanda bu işi meslek olarak yapanların ekmeğini de ellerinden aldığını, dikiş dikmenin eğlenceli bir boş zaman uğraşı değil endüstriyel bir iş olduğunu ve karşılığının ödenmesi gerektiğini söylerken, erkekler gibi kadınlar için de gerçek iş ve gerçek eğlence zamanlarının ayrı olması gerektiğini savunuyor, erkeklerin böyle kendi kendilerinin yarattığı önemsiz işlerle zamanlarını doldurmadıklarına dikkat çekiyor. Mary’nin makalesi birçok kaynakta kadın hakları hareketinin ilk örneklerinden sayılıyor.
Charles ve Mary bir de çocuk evlat edinmişler. 1820’ de tanıştıkları ve tatillerde görüştükleri Emma Isola bazı kaynaklarda 1823’ de bazılarındaysa 1827′de Lamb’lerle birlikte yaşamaya başlamış. Elbert Hubbard hiçbir çocuğun ailesine bu kadar neşe vermediğini yazıyor kitabında. Mary kendini, on beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bu kızın eğitimine adamış hatta küçük bir sınıf bile oluşturmuş. William Hazlitt’in oğlu, Emma Isola ve Mary Victoria Novello’da bu küçük sınıfın öğrencileriymiş. Hubbard bir kez Mary Victoria Novello (evlendikten sonra Mary Cowden Clarke adını kullanmış) ile karşılaştığını, o sıralarda seksen yaşında olan bu parlak bakışlı ve neşeli kadının Shakespeare’e olan tutkusunun Mary’nin eseri olduğunu yazıyor.
Kardeşi 1834′de ölen Mary, evlerinde kalan yaşlı ve kimsesiz kadınlarla ilgilenmeyi sürdürmüş, sonra da Charles’ın yayımcısı Edward Moxon’la evlenen Emma Isola’nın evine taşınmış. Onun çocuklarına büyükannelik yapmış. 1847′de seksen iki yaşında ölmüş Mary Lamb ve mezarı kardeşinin mezarının yanına yapılmış.
Yazıyı bitirirken, Tales From Shakespeare’in önsözündeki mütevazi tavrın ve pozitif ayrımcılığın kaynağına nihayet ulaştım. Hikâyeyi öğrenmeden önce kesinlikle bir kadın tarafından yazıldığını düşündüğüm, beni en başa dönmeye zorlayan önsözün Mary’e ve onun hayat tecrübesine ait olduğuna artık eminim. Kız kardeşinin ve belki de çağdaşı tüm kadınların yaşamak zorunda kaldığı hayatın zorluklarını Charles’ın derinden anladığına inansam da, anahtarları ellerinde tutanlardan incelikli cümlelerle istenenler ve onları, kaybedecek bir şeyleri olmadığına ikna etmek için gösterilen çaba tam da Mary gibi yoksunluklar ve zorunluluklar yüzünden çok acı çekmiş, başkaları için bu yoksunlukların hâlâ sürdüğünü, birilerinin hâlâ bir yerlerde bu yüzden acı çektiğini bilen birinin kaleminden çıkmış gibiydi. Tüm yeteneğine, zekâsına rağmen eğitimden yoksun kalmak, hayatının, bir sürü mecburiyetler ve zorunluluklar yüzünden geçip gitmesini izlemek, bunların neden olduğu yıkım ve acısını ömür boyu taşıdığı sonuçları… Susan Tyler Hitchcock’un belirttiği gibi “Mary, kendileri olmaktansa ailesinin beklentilerini karşılamaya çalışan tüm kadınların sembolüdür”.
Bu arada, bir kısmını okuyup çok zevk alsam da, genetik refleks teşhisi koyduğum yetersizlik hissimi yenmek için Othello’yu Shakespeare’in kendisinden dinlemeye, başlı başına bir sanat eseri olan Tales From Shakespeare’i de, sayıları her gün artan (Rousseau duysa çok üzülürdü) fantastik hikâyelerin en ünlüleriyle tanışmaları için çocuklara bırakmaya karar verdim.
Kaynaklar:
Sarah Burton, Double life, A biography of Charles and Mary Lamb
Susan Tyler Hitchcock , Mad Mary Lamb-Lunacy and Murder in Literary London
Elbert Hubbard, Little Journeys to the Homes of Famaous Women (1897)
Mrs. Gilchrist (Ann Gilchrist) Extracts from Mary Lamb (1883)
Notlar:
Charles ve Mary Lamb’in yazdığı Tales From Shakespeare, Türkçe olarak YGS yayınlarından “Çocuklara ve Gençlere Shakespeare” adıyla çıkmış. Shakespeare’den Hikâyeler adıyla Ocak ayında basılan bir kitap ilanı gördüğümde çok sevinmiştim ama onun yazarı Lamb’ler değilmiş.
Charles Lamb’in denemeleri:
http://www.ucs.louisiana.edu/~jer6616/

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.