Author Archives: skrkdc

>başardımmm :)

>

sonunda müzik eklemeyi öğrendim :)

http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEyMjA2MTEyO3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTIyMDYxMTItMTFhIjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDMyMzUyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjgxMTMxNzcwO30=&autoplay=default

(New Soul/ Yael Naim)


>Lie to Me

>

“İntihar bombacısı veya bir evhanımı da olsak duygularımızı ifade edişimiz ortak, gerçek yüzümüze kazınmış” böyle diyor “Lie to Me” nin kahramanı Dr. Lightman (Tim Roth).

Kendisi bir yalan uzmanı. Yıllarca dünyayı gezmiş ve insanların duygularını, yüzlerine nasıl yansıttıkları gözlemlemiş. Dizinin danışmanlığını da yapan davranış bilimci Dr. Paul Ekman’ın hayatından esinlenerek yaratılan Carl Lightman, ekibiyle birlikte FBI, CIA gibi seçkin Amerikan kurumlarına, suçluları bulması için yardım ederken, ortada bir yalan varsa şıppadanak anlayıp olayı çözüyor. Her bölümünde farklı maceraların yaşandığı dizinin öğretici ve eğlenceli olan ilk sezonunda yalan konusunda uzmanlaşıp ikinci sezonda yalan söyleyeni kolayca anladığınızdan devamı biraz sıkıcı olsa da takip edilmeye değer bir dizi olduğunu söyleyebilirim.

“Gerçek mi?, Mutluluk mu? İkisi bir arada olmuyor Lightman’a göre. Tercih şansımızı genellikle mutluluktan yana kullanma eğilimimizin ağır bastığına inansam da arada bir gerçeğe ihtiyaç duyma ihtimalimize karşı Ligthman’dan birkaç öneriyi akılda tutmak faydalı olabilir düşüncesindeyim. “Mikro ifadeleri” izlemek, geniş bir kullanım alanına sahip. Özel ilişkilerde olduğu kadar daha genel konularda karar verirken de başvurulabilecek bir yöntem. Katil ya da teröristleri yakalamak gibi bir göreviniz olmasa da sevgilinizin, eşinizin ya da çocuğunuzun yalan söylediğini anlayabileceğiniz gibi şirket sahiplerinin açıklamalarını izleyerek yatırım yapıp, seçim konuşmalarına bakarak hangi politikacının daha samimi olduğuna karar verebiliyorsunuz. Ama herkes için aynı olsa da, öğrendiğime göre yüzümüzdeki 43 kas, kombinasyonla on bin farklı ifade ürettiğinden yöntem pek de öyle kolayca uygulanamıyor. Eğer dizideki gibi video kaydı yapamıyor, ses titreşimlerini analiz edemiyor ya da gizli dosyalara ulaşamıyorsanız başarılı yalan analizleri için daha fazla alıştırma yapmanız gerekiyor. İpuçları şöyle:

Öncelikle nedenini öğrenmeden birinin yalan söylediğini anlamak kolay değil. Elinizde yalana neden oluşturabilecek bir olay, en azından bir takım teoriler olması gerekli. Sonra da soruları dikkatli seçmeli, doğrudan sormalı ama korku verecek şekilde de davranmamalısınız ki deneğiniz tehdit altında olduğunu hissetmemeli. Çünkü nasıl sorulduğu, ne sorulduğu kadar önemli ve karşınızdakine sadece korku verirseniz yüzünde başka bir ifade oluşmadığından doğru söyleyip söylemediğini de anlayamıyorsunuz. Bu dengeyi kurduktan sonra ise hepimizde aynı olan mikro ifadelere başvurarak yalan ya da doğru söylediğini anlamanız kolaylaşıyor.

Bir soru karşısında gözlerini kaçırıyorsa bu onun olayı hatırlayıp doğruyu söylemek istediğini gösteriyor ki bence yalanla karıştırılması çok kolay bir ifade. Ama sanıldığının aksine yalan söyleyen insanların, yalanına inanılıp inanılmadığını anlamak için karşısındakiyle daha fazla göz teması kurduğu ilkesinden yola çıkarak gözlerini kaçıranların büyük ihtimalle yalan söylemiyor olduğunu akılda tutmak gerek.

Kesin ve kısa bir soruya uzun cevap vermek yalan belirtisi sayılıyor. Bu durumda eğer yalan söylediğinden eminseniz deneğinizden, söylediklerini tersten tekrar etmesini isteyerek sağlamasını yapma şansınız var. Çünkü insanlar önceden düşünüp hazırladıkları yalanları tersten, aynı sırayla söyleyemiyor.

 
Kalkık ve birbirine yaklaşmış kaşlar korku, yatık kaşlar üzüntü belirtisi ki bunlar, korktuğu ya da üzüldüğü için yalan söylediğinin anlaşılmasını sağlıyor. Kaşların yukarı kalkması ise aslında sorulan sorunun cevabını bildiğini ama doğruyu söylemediğini gösteriyor.

Elleri ovuşturmak, deneğinizin kendisini sakinleştirmeye çalıştığının göstergesiyken, tepkisel geri çekilme, konuşurken enseye, saate, küpeye, saça dokunmak bir nevi kalkan işlevi görüyor. Doğru söylerken ellerin kullanılması dizide görselleştirme olarak adlandırılıyor. Ellerini kullanarak sözcükleri görselleştirenler doğru söylerken, ellerini saçlarına enselerine küpe ya da yüzüklerine dokunduranların yalan söyledikleri düşünülüyor. Eğer deneğiniz parmaklarını dudaklarına bastırıyorsa ya da dudaklarını sıkı sıkı kapatıyorsa doğruyu söylememek için kendisini susturmaya çalışıyor, bakışları kaçırıp yere  çeviriyorsa suçluluk hissediyor demektir.

Bir şeyler uydurmaya çalışırken akıl çok karışıyor ve vücutla uyumlu hareket edemiyor. Bu durumda denek başını, evet derken hayır, hayır derken evet anlamında sallayabiliyor. Ya da şekilde görüldüğü gibi parmak bir yeri işaret ederken gözler başka tarafa bakıyor. Kısacası akılla vücut ayrılıyor, vücut hareketleriyle ağızdan çıkan kelimeler uyumsuz oluyor.

Siz tüm yalan belirtilerini görebilmek için sorular sorarken deneğinizin burun delikleri genişliyor, kaşları çatılıyor ise bunun kızgınlık ifadesi olduğunu akılda tutmak sanırım acemiler için faydalı olacaktır ve bu durumda diğer deneklere geçmek de en mantıklı harekettir. Ama çalışmalarınız aksayacak diye üzülmeyin çünkü Lightman’ın söylediğine göre “istatistiki olarak sıradan biri on dakikalık konuşmada üç kez yalan söylüyor” muş ki bu da tecrübe edinmek için karşımıza çokça fırsat çıkacak demek.


>Frankenstein, Mary Shelley

>

Orjinal adı “Frankenstein or Modern Prometheus” olan roman ilk olarak 1818 de basılmış. Yazarı, Mary Shelley, daha doğrusu “Mary Wollstonecraft Godwin Shelley” 1797 de Londra’da doğmuş. Feminist-yazar anne (Mary Wollstonecraft) ve yazar-düşünür-yayımcı babanın (William Godwin-Tales from Shakespeare’in de yayımcısı) çocuğu. Annesi doğum sırasında ölünce babası tarafından yetiştirilmiş. Şair Percy Shelley ile tanışmasından sonra evi terk ederek onunla birlikte yaşamaya başlamış.

1816’da, sevgilisiyle yaptığı yolculukta, kötü hava şartları nedeniyle şair Lord Byron’ın İsveç dağlarındaki evinden çıkamadıkları ve Alman hayalet hikâyelerine benzeyen hikâyeler tasarlayarak eğlendikleri günlerde yazmaya başlamış Frankenstein’ı. 1 Ocak 1818’ de yayımlanan romanda Mary Shelley’nin adı kullanılmamış, daha sonra ise 19 yaşında, böyle bir romanı yazabilmek için ne tür bir hayal gücünün olması gerektiği sıkça tartışma konusu yapılmış.

Romanın orjinal adından yola çıkarsak (Frankenstein or Modern Prometheus”), Yunan mitolojisinde Prometheus tanrıların adaletsizliğinden, keyfi davranışlarından nefret ettiği için Zeus’a inat olsun diye balçıktan insan (erkek) yaratıp, ona, tanrılardan çaldığı ateşi yani bilgiyi ve uygarlığı verdiğinden Zeus tarafından cezalandırılır. Victor Frankenstein’da annesinin ölümünden sonra doğaya ya da tanrıya karşı isyan bayrağını açar -bu şeytanca el kimden sevdiklerini koparmamıştı ki!-. İnsan ırkının aksine mutlu ve mükemmel bir tür yaratma hayaliyle kendini, cansız maddelere hayat verebilme amacına adar.

Bilgisini doğaya karşı kullanan Frankenstein, ailesinin cennet bahçesinden çıkıp, kendisini keşfine adadığında insanlardan uzaklaşır, mezarlıklarda vücut parçaları toplayarak, küçük odasında deneyler yaparak yıllarını geçirir. Zaman zaman yaptığı işin korkunç ve insanlık dışı olduğunu düşünse de tutkusu takıntı haline gelmiştir. Prometheus gibi Frankenstein’da bir erkek bedenine hayat verir ama ondan farklı olarak, kendi yarattığı canavar tarafından cezalandırılıp, ölünceye kadar onun sebep olduğu acılara katlanmak zorunda kalır.

Canavarsa, gizlice yanlarına sığındığı bir aileyi izleyip dinleyerek konuşmayı ve okumayı öğrenir. Ama bilgi tıpkı yaratıcısı gibi canavara da mutluluk getirmeyecektir. Bulduğu üç kitaptan öğrendiklerinden yola çıkıp, insanlığı ve kendi hayatını sorgulamaya başlar. Plutarc’ın Yaşamları, ona insanlık tarihinin önemli kişiliklerini, savaşı, erdemi ve kötülüğü, Goethe’nin “Werter’in Acıları” romanı “ümitsizliği ve hüznü” öğretir. Milton’ın Kayıp Cennet’i ise Canavar’ın durumuna daha bir yakındır. Kendi tanrısını bu hikâyedeki tanrı ile karşılaştırır. Adem’in tanrısı yarattığı varlığı korumuş, yalnız kalmaması için ona bir eş vermiştir. Buna karşılık Canavarın tanrısı düşünme, konuşma, hissetme yetenekleri verse de onu sevgisiz bırakmıştır. Kendisi için bir sır olan dünyada yalnız kalan yaratık, şefkati, dostluğu, aşkı görür ama onlara ulaşamaz. Bir yerlerde adalet gibi kavramlar vardır ama o tüm bunlardan yoksundur. Tanrısı tarafından terkedilen Canavarın, ben kimim, neyim, nerden geldim nereye gidiyorum soruları yanıt bulmaz. İnsanlar hakkında öğrendikleri yalnızca “ne kadar zavallı ve dışlanmış ”olduğunu hatırlatır. İnsanların kendisini kabul etmeyeceğini anlar. İntikam hisleriyle dolu olarak yaratıcısının yaşadığı yere giderken ormanda rastladığı çocuğun Frankenstein’ın kardeşi olduğunu anlar ve onu öldürür. Yaratıcısının da tıpkı kendisi gibi acı çekmesine, yalnız kalmasına sebep olacak ölümler zincirini başlatır.

Canavarın, cinayetleri durdurmak için tek şartı tanrısının kendisine benzeyen bir dişi yaratmasıdır. Frankenstein, bunu önce kabul etse de belki Kayıp Cennet’teki Adem’in başına gelenleri hatırladığından “Canavar, insanoğlundan uzaklaşıp, ıssız yerlerde gizleneceğine yemin etti fakat bu etmedi. Dişi büyük ihtimalle düşünen ve mantıklı bir hayvan olarak belki de kendisinden önce yapılan bir sözleşmeye katılmayacaktı. Hatta birbirlerinden nefret edeceklerdi…” der. Bilgi ağacının meyvesinden yeme ihtimali olan dişinin neden olabileceği tehlikeleri göze alamaz ve yaratmakta olduğu dişiyi parçalar. Her ne kadar yaradılışı iyi ve sevgi dolu olsa da dileğinin yerine getirilmemesi, tanrısının bu adaletsizliği Canavarın intikam arzularını son safhaya çıkarır. Kendisine merhamet göstermeyen, adil olmayan, onu yok etmeye çalışan tanrı karşısında gücünü kullanmaktan çekinmez.

Frankenstein, yeryüzüne inmiş bir Tanrı; Canavar ise yaşadıkları ve gördükleri yüzünden isyan eden, yaratıcısından hesap soran insanoğlu mudur? Ya da roman, hem Frankenstein hem de canavar tarafından sık sık gönderme yapılan Milton’ın Kayıp Cennet’ine bir kadın cevabı mıdır? Bence iki soru da evet olarak cevaplanabilir.

Mary Shelley, tanrısal güç verdiği Frankenstein’ı Milton’ın Kayıp Cennet’teki olabildiğince şefkatli tanrısıyla karşılaştırır. Milton’ın tanrısı yarattığı insan-oğlunun mutluluğu için her şeyi yapar. Yalnız kalmaması için ona eş, karnını doyurması için yiyecek, sorularını cevaplaması için melekler gönderir. Cennetten atıldıklarında gelen melek onlara tanrının iyileri koruyacağının işaretini verir. Canavarda iyi kalpli ve yardımseverdir. Yanlarında gizlice yaşadığı aileye ormandan yakacak ve yiyecek getirir, boğulmakta olan bir çocuğu kurtarır vs. ama bunların hiçbiri onun tanrısı tarafından terkedildiği, insanlar tarafından dışlandığı gerçeğini değiştirmez. Tanrısının bile tiksindiği bu yaratığın suçu sadece çirkin olmak mıdır? Yoksa Shelley kendi hayatından yola çıkarak tanrının gerçekte pek de yarattıklarına en güzel biçimi veren, adaletli, onları kötülüklere karşı uyaran, koruyan, kısacası Milton’nun sevgi dolu tanrısına pek de benzemediğini mi söylemeye çalışır?

Romanın ilginç ayrıntılarından birisi de karakterlerin, tıpkı yazarları gibi annesiz olmalarıdır. Frankenstein’ın annesi, Frankenstein, Walton, Elizabeth, Justin, Felix, Agatha, Safie ve Canavar bir biçimde ya annenin koruyucu cennetinden mahrum kalmış ya da ona hiç sahip olmamışlardır. Hatta, romantizm akımı mensuplarından olan yazar, insanların ve Canavarın huzur buldukları doğa tasvirleriyle süslediği romanını, serin akan nehirlere ya da yemyeşil ormanlara sahip tabiat ananın kucağında değil buzul çöllerinin ortasında bitirecek kadar dışarda bırakır kadınlık olgusunu. Kadın karakterler farkedilir derecede pasifken, erkek karakterler takıntılı derecede macera, bilgi ve ün peşindedirler ve nitekim bu kez çizgiyi geçen, yasakları delen, sorgulayan, kadınlar değil erkekler olunca ortaya da böyle bir sonuç çıkmış, Milton’un Kayıp Cennet’ine, Mary Shelley’nin cevabı Frankenstein’la olmuştur da diyebiliriz.

Özetle, yayımladığı tarihten bu yana 192 yıl geçmiş olmasına rağmen tekrar tekrar zevkle okunabilecek ve her seferinde yeniden keşfedilecek güzellikte bir roman Frankenstein.


>Yok Yere, Ryu Murakami

>

Kütüphanemdeki Fransız-İngiliz egemenliğini kırmak amacıyla Monika Maron’un Animal Triste’sinden sonra aldığım ikinci roman, Japon edebiyatına iyi bir giriş sayılır mı bilemem ama, Ryu Murakami’nin Türkçe’ye “Yok Yere” olarak çevrilen “In the Miso Soup’u” oldu.

 Anlatıcımız Kenci, Tokyo’ya gelen turistlere “yetişkin eğlence”lerine yönelik gece hayatı rehberliği yapan 20 yaşında bir genç. Hikâye, Kenci’nin yılbaşından hemen önce üç günlüğüne rehberlik yapmak üzere anlaştığı Amerikalı Frank’le tanışmasıyla başlıyor. Karşılaştıkları andan itibaren Kenci bir takım gariplikler sezinliyor müşterisinde. Bu adamın ne giyimi, ne kaldığı otel ne de utangaç gülümsemesi şimdiye kadar gördüğü Amerikalılara benzemiyor, hali, tavrı garip. Özellikle bakışları ve yapaymış hissi veren cildi rahatsız edici. Frank’in, ailesi ve geçmişi hakkında da yalan söylediğini anlayan Kenci, başka bir takım delilleri de, önceki gün vahşice öldürülen liseli kız haberiyle birleştirince müşterisinin katil olabileceği şüphesi ile yok artık saçmalıyorum düşünceleri arasında gidip gelmeye başlıyor. Kenci ve Frank, Tokyo gece hayatını, türlü çeşit seks mekanını ziyaret ederlerken gerilimin dozu da yavaş yavaş yükseliyor hatta kimi zaman anlatıcının kendisi de okuyucuda şüphe uyandırıyor. Gözlem yeteneğine, ayrıntıları yorumlamadaki becerisine ve çalıştığı çevre hakkındaki bilgisine tanık oldukça, evet Kenci haklı diyorsunuz ama nedense sürekli şüphelenip akladığı Frank’in gerçekten var olup olmadığı, tüm bunları, hatta Frank’i, Kenci’nin hayal gücünün yaratıp yaratmadığı sorusu da sıklıkla aklınıza geliyor. Tam paranoya size de bulaşmışken ve siz de buna alışmışken gayet sürreal biçimde sergilenen o sahneyle karşılaşıyorsunuz.

Murakami romanında,yabancılarla pek ilişkisi olmayan Japon toplumunu mesleği icabı farklı bir açıdan görebilen Kenci karakteriyle, yalnızlık ve yabancılaşma gibi temel meseleler üzerinden Japon toplumuna yönelik ciddi eleştiriler yapmış. Amerikan tarzını, sık sık Japon düşünce biçimiyle karşılaştırmış. Sadece modern Japonya’da değil hemen her ülkede artan materyalist kuşatmanın, birey üzerine etkilerini ve ikiyüzlü yaşam biçimini, toplumsal dejenerasyonun nedeni olarak göstermiş. Romanı bir biçimde Japonya (ya da herhangi bir ülke) ve Amerika arasındaki ilişki olarak da okumak mümkün. Frank’in kredi kartıyla insanları hipnotize ettiği sahneyi ya da Kenci’nin tüm şüphelerine rağmen önce rehberlik ücretini kaybetmemek için sonra da Frank’den çekindiğinden işi bırakamaması, en sonunda kimin ne olduğuna dair kararın da Frank’e ait olması vs vs. rahatlıkla Amerika’nın, diğer ülkelerle iletişim kurma biçiminin izdüşümleri olarak düşünülebilir. Romanın sonunda karar ve nedenleri mekanizmasının işleyişine felsefi altyapı oluşturma çabası düz okumada bana anlamsız ve rahatsız edici geldiğinden, Kenci’nin bu konudaki yorumu da durumu kurtarmaya pek yetmediğinden, anlatıyı Japonya-Amerika ilişkisi olarak okumak daha mantıklı göründü. Genelinde ise çok heyecanlı, tempolu, şaşırtıcı ve akıcı bir roman Yok Yere. Bir daha Ryu Murakami okur muyum? Kesinlikle evet. Romanın, yapım aşamasında olan filmini izler miyim? Belki.

 Yazar:

1952, Nagazaki doğumlu, Ryu Murakami, ilk romanı Şeffaf Mavi’yi, üniversitede okuduğu sıralarda yayımladıktan sonra sayabildiğim kadarıyla 16 roman daha yazmış. Japonya’da önemli edebiyat ödülleri verilmiş kendisine. Çok yönlü bir sanatçı olan Murakami, bir süre üniversitede heykel eğitimi almış, rock grubunda davul çalıyor, yönetmenlik ve senaristlik yapıyor, TV programı sunuyormuş.

 Çevirisi yapılan romanları:

Şeffaf Mavi,Doğan Kitap

Yok Yere, Doğan Kitap

Emanet Dolabı Bebekleri, Doğan Kitap


>Animal Triste, Monika Maron

>

Nisan ayında Alef yayınlarından çıkan Animal Triste, 1941 doğumlu yazarın dördüncü romanıymış. Hakkında en ufak fikrim olmadan sadece kapağını ve adını beğenerek aldığım kitaplardan ve sanırım Monika Maron da okuduğum ilk Alman yazar.

Temelde bir aşk hikâyesi anlatsa da sayfa sayısından beklenmeyecek zenginliğine sahip ve farklı pek çok açıdan okunabilecek romanı ne kadar çok sevdiğimi anlatabilmenin yolunu bir türlü bulamadım. Ne yazarsam yazayım anlatının güzelliğini hissettiğim gibi aktaramama korkusuyla iki kelimeyi bir araya getiremiyorum. Konusu hemen hemen şöyle bir şey:

İsmini bilmediğimiz anlatıcı, yüz belki de doksan yaşlarında bir kadın. Çocukluk çağı, İkinci dünya savaşının sonlarına rastlamış. Doğu Almanya’da geçen gençlik ve yetişkinlik yılları sonrasında duvarın yıkılmasıyla başlayan değişime tanıklık etmiş. Yaşayamadığı gençlik aşkıyla, bu sıralarda, “hayatta aşktan başka kaçırılacak bir şey olmadığını” anladığı bir dönemde karşılaşmış. 

Unutmak ruhun bayılmasıdır diyor anlatıcı, hatırlamanınsa, yaşananları yeniden icat etmek olduğunu söylüyor tıpkı çalıştığı müzedeki dinazor Brachiosaurus’un şans eseri bulunan birkaç kemik parçası sayesine yeniden yaratılması gibi o da hayatını, aşık olduğu adamla yaşadığı anları bir araya getirerek oluşturuyor. Hatırlamaya değer gördükleri sadece onunla ilgili olanlar diğer her şeyi unutmuş, kızını, kocasını, hatta kendi yaşını. Sevgilisinin çıkıp gittiği sonbahar akşamından beri, son kırk ya da elli yılını, döneceğini umut etmeden bekleyerek, bu aşkı tekrar tekrar üreterek, hatırlayarak, yeniden üreterek geçirmiş. Ve son kez hatırlamak, her şeyi hatırlamak istiyor. 

Diyor ki;

“Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikâye kaldı geride. Son çok açıktır ve her şeyi belirler, son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

Romanda, hatırlamak için çaba gösterdiği de işte bu açık, düzeltilemez son. Anlatıcı nihai noktaya yine olabilecek olanı, olmuş olanı ve olması gerekeni birleştirerek ulaşırken okuyucuyu da kesintisiz bir merak ve zevkle hikâyesine katıyor. Savaşı, çocukluğu, babaların eve dönüşünü, kadın olmayı, evliliği, anneliği, yaşlılığı, karıncaları ve dinazorları, doğuyu, batıyı, kıskançlığı, aşkı, insanca ama daha çok kadınca bir bakışla anlatıyor. 

Acaba aşk, nesnesi olmadan daha mı yaşanası? yazarın söylediği gibi “içimizdeki son tabiat kalıntısı” uygar dünya ile bağdaşmayan bir kavram mı?, girişi olan, çıkışı olmayan yer mi? Bir cümle ile yıkılabilecek kadar naif ama bizi sınırlara sürükleyecek kadar güçlü mü? Belki evet belki hayır. Belki yaşayıp görmek ama kesinlikle bu romanı okumak gerek.


>Hıdrellez

>

Şenliklere galiba en son üç yıl önce gitmiştim o zaman Ahırkapı sokaklarında yapılıyordu. Biraz ezilmiş, pek fazla bir şey duyamamış, aç kalmış, yine de çok eğlenmiştim. Epeyce bir aradan sonra bu yıl, güzel havanın ama daha çok çalışmıyor olmanın getirdiği hevesle attım kendimi sokaklara. Akşamüzeri, Sultanahmet meydanına gelen müzik gruplarıyla birlikte Ahırkapı’ya doğru yürürken kendimi masaldaki kavalcının peşine takılmış çocuklardan biri gibi hissettim. Alan çok genişti, muhtemelen bazı köşeleri göremedim bile. Çok neşeli, çok müzikli ve çooookk kalabalıktı. Biliyorum, çimlerde rahat rahat oturmanın, itişip kakışmadan ferah ferah müzik dinlemenin ve eğlenmenin konforu başka ve eminim ki o kalabalık, o daracık sokaklara asla sığmazdı ama yine de aması var, malesef ilk gittiğim yılın tadını pek bulamadım, hıdrellezden çok üniversitelerin bahar şenliklerine benzettim, ruhunu Ahırkapı’nın sokaklarında bırakmış, steril bir organizasyon havasındaydı. 11. Hıdrellez şenliğiyle, henüz tahmin ettiğim kadar yaşlanmadığımı, eğlencenin hakkını vermek için bir parça sefalet çekmeye razı olduğumu anladım (insanoğluna yaranılmıyor işte), bu arada dilek dilemeyi unuttuğumdan hayaller de gelecek yıla kaldı.


>Fidel’in Yüzünden, Julie Gavras

>

2006 yapımı “Fidel’in Yüzünden” Fransız-İtalyan ortak çalışması. Ünlü yönetmen Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras, ilk filminde, arkadaşı Domitilla Calamai’nin aynı isimli romanını sinemaya aktarmış. Julie Depardieu ve Stefano Accorsi’nin de rol aldığı filmin başarısında, binlerce aday arasından seçilen ve sergiledikleri oyunculukla hayranlık uyandıran Nina Kervel-Bey (Anna) ve Benjamin Feuillet’in de(François) büyük payı var.

70’li yıllarda Fransa’da geçen hikâye, dönemin politik ve sosyal hareketlerin ortasında kalan, sekiz yaşındaki Anna’nın yaşadığı değişimi anlatıyor.

Katolik eğitimi alan ve burjuva standartlarıyla büyüyen Anna, anne ve babasının komünist olmasıyla başlayan yeni yaşantısını anlamaya çalışırken alışkanlıklarına veda etmek, doğru bildiklerini yeniden sorgulamak ve yeni yeni kavramlar öğrenmek zorunda kalıyor.

Mickey Mouse ve Pamuk Prenses faşist mi, din derslerine girmeli mi girmemeli mi, topluluk ruhuyla koyun davranışının farkı ne, kürtaj ne demek, komünistler kim, iyi olan Allende miydi, Franco mu, kim nükleer savaş istiyor, itaat mi özgürlük mü, bazı şeyler gizli mi kalmalı yoksa her şey konuşmalı mı, zenginlikler bölüşülmeli mi, bire alıp beşe satmak kötü müdür? Ve başka başka sorular Anna’nın aklını karıştırıyor, düzenli hayatını değiştirmek zorunda kalmak onu kızdırıyor.
Anna, tutunacak bir şeyler aramaktadır ama etrafındaki insanların farklı yorumları işini hiç de kolaylaştırmaz. Anneannesi ve dedesi, anne ve babasından farklı düşüncelere sahiptir. Ailedeki politik değişimi de yansıtan dadıları, birbirinden çok farklıdır; İlki, ülkesi, Küba’dan ayrılmak zorunda kalmasından dolayı Fidel’i ve komünistleri suçlarken, ikinci dadısı Yunanistan’dan ve üçüncüsü de Vietnam’dan, komünist oldukları için kaçmak zorunda kalan kadınlardır. Dünyanın oluşumu gibi temel bir konu hakkında bile okuldaki öğretmenleri de dahil herkesin farklı bir hikâyesi vardır. Kim haklıdır, doğruyu kim söylemektedir ?

Peki 68 hareketine katılmayan babası neden şimdi Şili’ye destek vermektedir? Daha önce yanılmış mıdır ya da bu kez yanılmadığını, değiştirilmesi gereken şeyler olduğunu nereden bilmekte ve bildiklerinin doğruluğundan nasıl emin olmaktadır?

Yetişkinler olarak, kendimize sıkça sormaya ihtiyaç duyduğumuz bir soru sayılmaz bu son cümle. Büyük ihtimalle bir çoğumuz, Anna gibi alışkanlıklar üzerine kurduğumuz dünyamız yıkılsa ve hatta işin acı tarafı, kocaman insanlar olarak, Anna’nın babasının yaşadığı gibi bizi etkileyen bir olay karşısında hayatımızı değiştirmeye karar versek dahi bu soruyu sorma gereği duymayacağız.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.